ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
TÜRK IRKI YOK MU? / Bahadır Çoban 2026 okunma - 30 Aralık 2013

Türk ülkesinde yaşayıp Türk’e kin güden bir takım soysuzların ve Türk kanı taşıyan, fakat beynini anti-Türkçü kurum, kuruluş, cemaat veya kişilere adamış akıl fukaralarının son zamanlarda diline pelesenk ettiği bir kavram var.

Tarih, Antropoloji ve Etnografya gibi ırkları tasnif etmede ana faktör olarak kullanılan bilim dallarından bihaber olarak yaşayan bu zihin fukaralarına göre; ''Anadoluya gelen Türk kitleleri yüzyıllar içerisinde yerli halk ile harmanlanarak Türklük özelliklerini yitirmişler ve farklı toplulukların karışımıyla melez bir toplum haline gelmişlerdir.''

Bu münevver güruhun aydın beyinlerinden(!) fırlayan şahane vecizelere göre, bu topraklar içerisinde gerçek manada Türk unsuru bulunmamaktadır. O halde devletin milli bir yapıya bürünerek Türklüğün üst kimlik olarak kabul edilmesi gereksizdir. ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ sözünden rahatsız olanlar, ‘Andımız’ı kaldıranlar, Türkiyeyi 36 etnik unsura ayırıp Türklüğün varlığını yok etmeye kalkanlar bu sapık düşünce yapısına kendini kaptırmış milliyet züğürtleridir.

Şimdi, aslında hepimizin bildiği, fakat bir çoğumuzun üzerinde yeterli manada düşünerek sağlam bir görüş oturtamadığı ''Türk ırkı'' tartışmasına tarihsel bilgiler ışığında kısa ve öz haliyle cevaplar arayalım.

Türkler bu topraklara ne zaman ve nasıl gelmiştir? Anadolu'ya geldikten sonra yerli halk ile bir karışıma uğramış mıdır yoksa saflığını muhafaza mı etmiştir?

Türkler, tarihin çeşitli devirlerinde Anadolu toprakları üzerinde bulunmuşlar, kimi zaman Avarlar ile İstanbul’u kuşatmışlar, kimi zaman da Peçenek adıyla Bizans ordusunda paralı askerler olarak görev almışlardır.

Hatta bundan çok daha önce Hun Türklerinin Anadolu'ya keşif amaçlı akınlar düzenlediği bilinmektedir. Fakat, ırkımızın Anadolu topraklarına topyekün yerleşmesi Selçukluların öncülüğünde başlamış ve yüzyıllarca süren bir göç dalgasının neticesinde Anadolu tam manasıyla bir Türk yurdu haline gelmiştir.

1040 yılında Dandanakan’da Gazneliler’i bozguna uğratarak devletini kuran ve 1071 yılında Bizans’ı hallaç pamuğu gibi fırlatıp ''Konstantinapolis''e çekilmeye mecbur kılan Selçuklular, yurt arayışı içerisinde olan Türkmen kitlelerini Anadolu’ya yönlendirmişler, boy beylerine elde edecekleri toprakların yönetimini vereceklerini garanti etmişlerdir. Akabinde, yeni toprak arayışı içerisinde olan Oğuz boyları akınlarını Anadolu üzerinde sıklaştırarak muhtelif yerlerde küçük devletçikler(beylikler) kurmuşlar, Asya’dan getirdikleri kültürlerini yeni edindikleri yurtlarının her köşesine taşımışlardır.

Malazgirt sonrasında kurulan beylikler şunlardır;

İzmir beyliği: Oğuzların Çavuldur boyundan olan Çaka Bey tarafından 1081 yılında İzmir dolaylarında kurulmuştur.

Dilmaçoğulları beyliği: Doğu Anadolu’da Erzen ve Bitlis’te, 1085-1192 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türk beyliğidir. Kurucusu Dilmaçoğlu Mehmet Bey’dir.

Danişmendliler: 1071-1178 yılları arasında Sivas, Malatya, Kayseri, Tokat, Amasya ve civarında hüküm süren bir Türkmen beyliğidir. Kurucusu Danişmend Ahmet Gazi’dir.

Saltuklu Beyliği: Emir Saltuk tarafından kurulmuş, Erzurum ve civarında 1092-1202 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Mengücekler: Erzincan, Kemah ve Divriği’de, on birinci yüzyılın sonundan, on üçüncü yüzyılın sonuna kadar hâkim olan Türk beyliğidir. Mengücek Gazi tarafından kurulmuştur.

Ahlatşahlar: Van Gölünün batı sâhilinde bulunan Ahlat’ta, 12. asrın başlarında kurulmuş olan bir Türk devleti. 1100 senesinde Sökmen el-Kutbî tarafından kuruldu.

Çobanoğulları Beyliği: Kastamonu'da Türkiye Selçuklularının uç beyi (beylerbeyi) olarak bulunan, Oğuzların Kayı boyuna mensup Hüsâmeddîn Çoban tarafından kurulmuştur.

Artuklu Beyliği: 1101-1409 yılları arasında başkenti Diyarbakır, güneydoğudaki, Mardin, Hasankeyff ve Harput bölgelerinde hüküm sürmüş bir Oğuz Türkmen Beyliğidir.

İnançoğulları Beyliği: İnançoğulları, Germiyanoğulları hânedânındandır. Fakat İnanç Bey'le babasının hangi Germiyan beyinin oğlu veya kardeşi olduğunu şimdilik bilinmemektedir. "Lâdik" denen Denizli başkent olmak üzere Denizli bölgesinde hüküm sürmüşlerdir.

Görüldüğü gibi, Malazgirt'ten kısa bir süre sonra Anadolu topraklarının neredeyse tamamına Türk beyleri hakim olmuş, göçebe Türk kültürü yerleşik bir hal alarak değişmeye ve gelişmeye başlamıştır.

Peki, Türk beylikleri Anadolu'ya girerek bu yeni yurdun çeşitli bölgelerine iskan ederken, Anadolu’da Türklerden önce de var olan yerli unsurlar ne yapmaktaydı? Rum, Ermeni, Gürcü ve azınlık bir Kürt topluluğu Türkmen beyliklerinin yayılmacı politikalarına karşı ne yaptılar?

Selçuklular ve onların önderlik ettiği kalabalık Türkmen kitleleri henüz Anadolu topraklarında bulunmazken; Anadolu halkı Bizans-Arap savaşları, Malarya Salgınları ve şiddetli depremlerin etkisiyle büyük kırgınlar geçirmiş, halkın bir çoğu ölmüş ve bir kısmı da göç etmeye mecbur kalmıştır. Yani Türkler bu topraklara girdiğinde karışarak harmanlanacak yoğun bir kitle şöyle dursun, arazilerin büyük bir kısmında yaşamlarını sürdüren topluluklarla bile karşılaşmamışlardır. Bakın bu konu hakkında bazı tarihçiler neler söylemiş:

"Türk fethi esnasında Anadolu'nun pek büyük bir kısmı, bilhassa Orta, Güney ve Batı Anadolu bölgeleri nüfusu çok az, hareketsiz, bir kelime ile, geri kalmış bir ülke manzarası gösteriyordu. Öte yandan Sâsâni-Bizans ve Arap-Bizans çekişmeleri, Anadolu'daki halkın önemli bir kısmının yok olmasına ve Çukurova gibi birçok bölgelerin de korkunç bir şekilde tahrip edilmesine sebep olmuştu. Türkmenler savaşlarda ellerine geçirdikleri Hıristiyanları köle gibi kullandıklarından bunu çok iyi bilen Hıristiyanlar, onların harekete geçtiklerini görünce Adalara ve Rumeli yakasına kaçıyorlardı. Diğer taraftan Anadolu'da, topluca herhangi bir İslâmlaştırmanın olduğu üzerinde, Türk, Bizans, Ermeni ve Arap kaynaklarında bugüne kadar herhangi bir habere rast gelinmediği gibi, en küçük hadiselerin bile yer aldığı pek zengin Osmanlı arşivinde de bu hususta bir kayıt elde edilememiştir. Anadolu'da, Müslüman İspanya'daki gibi, bir dönme sınıfı da olmamıştır." (Faruk Sümer, Oğuzlar, Giriş)

“Elimizdeki tarihî kayıtlar, tek tek şahısların ve ailelerin İslam’ı kabul ettiklerini bildiriyor, ancak, Hıristiyan halkın toptan Müslüman olarak Türkleştikleri hakkında hiçbir haber vermiyor. Ön Asya Türklüğünün, Bizanslılar, Rumlar ve Ermenilerle toplu halde bir kaynaşma ve karışmanın olduğunu bildirecek kayıtlara da rastlanmıyor.” (Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, Sf: 207)

“Anadolu içlerine yayılan Türkmenlerin başarılarını kolaylaştıran başka şartlar da vardı. Abbasîlerden beri, Bizans-İslâm çekişmeleri devamınca  çok insan ölmüştü. Bizans’taki iç anlaşmazlıklar yüzünden Anadolu ihmal ediliyordu. Ağır vergi ödemeğe mecbur tutulan köylüler takatsiz düşmüş ve nüfus seyrekleşmişti.” (İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, Sf: 134)

“Malazgirt zaferi ile Bizans’ın gücü kırılıp, Türkler karşısında bir ordu kalmayınca, Anadolu’da bir yayılma ve yerleşme devri başlar. Gerçekten, tarihinde birçok kavim ve medeniyetlere sahne olan Anadolu’nun etnik yapısı, 1071’den sonra, öyle çabuk değişikliğe uğradı ki, bu büyük göç ve yerleşme hareketi araştırılmadığı için Türkleşme hâdisesi bir sır halinde kalmış ve çok defa yerli halkların toptan Müslüman olduğu veya yok  edildikleri zannedilmiştir.” (Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, Sf: 281)

Buraya kadar Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonraki kısa bir dönemi tarihin ışığında süzgeçten geçirmiş olduk. Ayan beyan ortada olan bu bilgileri yetersiz kabul ederek, çürük iddialarında direnmeye çalışacak hamakat abidelerinin var olduğunu bilerek konuya devam edelim. Varsayalım ki Türkler bu topraklara geldiğinde kalabalık kitleler ile karşılaştılar ve bir karışım olma ihtimali baş gösterdi. O halde karşımıza şöyle bir çelişki çıkmaktadır:

Tarihsel bir gerçeklik üzre; yerleşik kültür göçebe kültürüne nazaran daha ağır basmakla birlikte onu etkisi altına alarak yok olmasına sebep olur. Avrupa ovalarına yerleşerek kültürlerinden uzaklaşan ve asimile olan Türk boyları, bir avuç Medeni Uygur’u devlet mekanizmasının tepelerine getirerek kısa sürede Türkleşen Moğol devleti herkesin malumudur. Oysaki Anadolu havzasında böyle bir olay vuku bulmamış, aksine Türk dili ve kültürü ülkenin her yöresine yayılmış, Türkmen kültürü yeni din İslamiyetle biraz değişime uğramış, fakat öz değerlerinden kopmadan genişlemeyi sürdürmüştür.

Bununla birlikte aralıksız devam eden Türk göçleri Anadolu'daki Türk nüfusunun her geçen gün daha da artmasına neden olmuştur. Cengiz Han önderliğinde Asya’dan ilerleyen Türk-Moğol ordularından kaçan hem de Moğol ordularıyla beraber gelen kalabalık Türkmen kitleleri Anadoluda'ki Türk nüfusunun artmasına büyük katkıda bulunmuştur.

Haçlı seferleri ile Anadolu’yu kahramanca savunan Selçuklular’ın zayıf düşerek 1243 Kösedağ Savaş’ında İlhanlılar’a yenilmesi, Anadolu Türklüğü için yeni bir dönemin başlamasına neden olmuş, Anadolu siyasi birliği parçalanarak beylikler dönemi yeniden başlamıştır. Bu süreçte bir çok Türk beyliği kurulmuş ve bu döneme ‘’ikinci beylikler dönemi’’ denmiştir.

Bu uzun süreç içerisinde Anadolu’daki gayri Türk unsurlar giderek artan Türk göçleriyle küçük bir azınlık olarak kalmış, lakin Türklerin farklı dinlere ve kimliklere olan hoşgörüye dayalı siyaseti sayesinde asimile olmadan yaşamayı sürdürmüşlerdir. 13.üncü yüzyılın sonlarında Osmanlı beyliğinin giderek güçlenmesi ve 1517 yılında Dulkadiroğulları’nı yenerek Anadolu siyasi birliğini tamamlaması Anadolu Türklerinin tek çatı altında toplanmasını sağlamıştır. Rotasını Avrupa'ya çeviren ve Balkanlar yolu ile seferler düzenleyen Osmanlı, fethettiği yerlere Anadolu’dan Türkmen ailelerini göndererek o yerlerin hakimiyetini elinde tutmayı başarmış, fakat yerli halkı kimlik, inanç, dil vb. yönlerden baskı altına almamıştır. Zaten, yükselen milliyetçilik akımları ve devlet mekanizmasının zayıflayışı ile bir zamandan sonra bu bölgelerde ayaklanmalar baş göstermiş, Osmanlı idaresinde yaşayan uluslar bir bir bağımsızlıklarına kavuşmuştur.

Yabancı Türkolog Jean-Paul Roux bu konu hakkında ''Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan milletlerin dilleri ve kültürleri o kadar iyi korunmuştur ki, kısa bir süre içerisinde tüm özgünlükleriyle Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Arap devletleri bir bir kurulmuştu, hatta bir Kürdistan bile kurulabilirdi..’’demiştir.

Hoşgörüsü tüm dünya tarafından takdir edilen, hatta bu hoşgörü yüzünden yok olmanın eşiğine gelen Osmanlı devleti izlediği siyaset ile imparatorlu içerisindeki gayri Türk grupların kendi dil, kültür ve inanışlarını muhafaza edebilmelerini sağlamıştır. Bugün devlet kayıtlarında var olan belgelere göre 1914 yıllarında 1 buçuk milyona yakın Ermeni’nin Türkiye sınırları içerisinde yaşamakta olduğu bilinmektedir. Bu Ermenilerin 300 bine yakını tehcir esnasında ölmüş, geri kalanı da yabancı devletlerin himayesinde kademeli olarak yurdumuzu terk etmiştir.

Nihayetinde Osmanlı’nın yıkılışı ve yeni Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla milli bir hüviyete bürünen devlet, 30 Ocak 1923’de Yunanistan ile bir mübadele anlaşması yapmış, bir buçuk milyon Rum Yunanistan’a gönderilirken, yarım milyon Türk de Türkiye’ye getirilmiştir.(istanbuldaki Rumlar hariç)

Cumhuriyetin kurulmasından sonra yapılan nüfus sayımında da 13 milyonluk Türkiye içerisinde sayıları 1 milyon civarında olan Kürt topluluğun yanı sıra sayıları nispeten daha az olan Çingene, Arap, Çerkes, Laz, Gürcü, Arnavut, Pomak, Boşnak gibi farklı grupların da sınırlarımız içerisinde yaşadığı resmiyet kazanmıştır.

Görüldüğü gibi, 1071’den başlayan uzun süreç içerisinde Türklerin Anadolu topraklarına kitleler halinde göç etmesi ve burada yerleşik bir düzen içerisinde kalıcı hale gelmesi, Anadolu’da yaşayan azınlıkları yok etmek şöyle dursun kendi dil-kültürlerini koruyarak geliştirmelerine bile katkıda bulunmuştur. Hatta bu öyle bir katkıdır ki günümüz Türkiye’sinin ayrılıkçı isyanlarının temelinde yatan gerçeklik de budur.

Hal böyle olunca, tarihsel bilgiler ve belgeler her şeyi muayyen kılarken ‘Türk diye bir ırk yoktur’ diyerek Türk’e ''piç'' yakıştırması yapan şer odaklarının maksatlarındaki incelik kendiliğinden su yüzüne çıkmaktadır.

Bu tür miyavlamaları dillendirerek kafa karışıklığı yaratmaya çalışan soy fukaraları er ya da geç yüce Türk ulusunun milli iradesi karşısında hak ettikleri mertebeye ulaşacaklardır.


tehcir zamanında 300 bin degil 56.610 ermeninin öldügünü.
Güzel bir çalışma.Türk Tarih Kurumu eski başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun Osmanlı Arşivlerine dayanan rakamlarında, bölgedeki çetelerin saldırısı, hastalık vb. durumlarla toplam 56.610 Ermeninin öldüğü aktarılmaktadır,Anadolunun birçok kentinde Müslüman komşularının sakladıkları Ermeniler de tehcire tabi tutulmamıştır.Anadolu'da kendi kaynaklarıyla techir yerlerinden ayrılanlar serbestçe yer değiştirmiş ve bunlar arasında Anadolu’dan İstanbul'a gelen yaklaşık 15.000 Ermeni de İstanbul Ermenilerinin evlerinde kalmışlardır. Arşavir Şiraciyan İstanbulda saklananların büyük çoğunluğunu genç erkekler oluşturduğunu, komitacı olduklarını ve silahlarının bulunduğunu yazmışdır.
silocan8.8.2014
TÜRK IRKI YOK MU?
Türk ırkı yok mu başlıklı yazınızı okudum.Göktürk yazıtlarında "Kıpçak'a vurdum Türk oldu, Kırgıza vurdum Türk oldu, Tabgaç'a vurdum Türk oldu" derken onları nasıl bir ırkın mensubu haline getirmiş olabilirler. Oysa bu günkü "ulus/millet" anlayışında olduğu gibi aynı hukuki değerler içerisinde (hukuk devleti anlayışındaki gibi) yaşamayı kabul ettiler anlamını vermiş olamazlar mı? Türk coğrafyasında yer alan tüm bu insanların fiziksel ve anotomik, hatta genetik olarak bu kadar farklı olmaları nasıl açıklanabilir? Türk kavramını "Irk/Kavim" yerine bu açıdan ele alırsak "Ne Mutlu Türküm Diyene" vecizini de daha doğru idrak etmiş oluruz.
kömen özmen17.6.2014
selam
eline yüregine saglık
kafkasyıldızı8.2.2014
TEBRİK
çok güzel bir yazı.köşe yazısından çok öğretici bir yazı olmuş.ellerinize sağlık
MELEK SARIOĞLU5.2.2014