ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
MHP MDK GENEL SEKRETERİ AV.YÜCEL BULUT İLE SÖYLEŞİ / Yıldıray Çiçek 1525 okunma - 16 Şubat 2014

Sayın Bulut, sizinle bugün hukukçu kimliğinizle 17 Aralık 2013 tarihinde AKP’yi derinden sarsan yolsuzluk, rüşvet operasyonu hakkında konuşacağız.  17 Aralık’ta Türkiye ve AKP sizce neyle yüzleşti?

 AKP’nin her hangi bir yüzleşme yaşadığını düşünmüyorum. Hırsızlık ve çürümüşlüğü dahi mukaddes dinimizi kullanarak meşru göstermeye çalışan bir siyasi kadronun yaşananlardan bir hicap duyacağını sanmıyorum. Nitekim ortaya koymuş oldukları söylemler de bunu doğruluyor.  17 Aralık operasyonları belki Başbakan’ı başka bir yüzleşmeye sevk etmiş olabilir.  Zira bu operasyonlar Başbakan’ın Tiranlaşmak hevesini bir nebze kursağında bırakmıştır.

Esas yüzleşmeyi Türkiye yaşamıştır. AKP’ye oy veren vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti kendini kandırılmış ve aldatılmış hissetmiş ve de bu yolsuzluk operasyonları vatandaşlarımızın AKP hakkında günden güne artan şüphelerini tescil etmiştir. AKP seçmeni 11 yıldır süren vurgun ve talanın üzerini örten büyük yalanlara itibar ettiği için pişmanlık içerisindedir. Ne hazindir ki AKP kadroları insanımızın mukaddes duygularını acımazsızca sömürmüş, kendisine inanmış insanlarımızdan bindirilmiş kıtalar oluşturmuş ve yüzyılın en büyük soygun trenine yıllarca alkış tutturmuştur.

17 Aralık operasyonları malumun ilanıdır ve bu operasyonlar çürümüş bir siyasi anlayışın görmezden gelinemez hale geldiği bir noktaya işaret etmektedir.

Çok küçük bir azınlık vardır ki, onlar için söylenebilecek bir şey bulamıyorum. Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgununu tekbirler çekerek savunmaya kalkan bu güruhun ne Müslümanlıkla ne Türklükle ne de evrensel ahlak ve hukukla bir ilgileri olduğunu sanmıyorum. Bunlar vurgundan nemalanan ve soygun treninden inmek istemeyen mutlu bir azınlığı temsil etmektedir. Bunların gerçeklerle yüzleşmeleri sanırım ki ancak Mahkeme-i Kübra huzurunda olacaktır.

 AKP iktidarı 17 Aralık operasyonu olur olmaz, savcıları ve Türkiye genelinde de Emniyetteki polis müdürlerini ve amirlerini görevden aldı. Beş bine yakın polisin görev yeri değiştirildiği söyleniyor. Öyle ki atadığı polisleri 1 hafta geçmeden tekrar görevden alıyor. Sizce bunu niye yapıyorlar?

 İdare Hukuku’nda temel bir prensip vardır. İdare her türlü eylem ve işleminde “kamu yararını” gözetmek zorundadır. İdareye takdir hakkı tanındığı durumlarda dahi bu takdir hakkı kamu yararına aykırı olarak kullanılamaz. Ama gelin görün ki 11 yıldır iktidarda bulunan AKP, hukuku ters yüz etmiş ve ayrıca bu prensibi hatırlayan da ne yazık ki kalmamıştır. AKP iktidarında idarenin her türlü eylem ve işleminde kamu yararı değil Başbakan ve çevresindekilerin özel yararı esas alınır olmuştur.

17 Aralık operasyonları sonrasındaki büyük tasfiyeyi de bu çerçevede ele almak gerekir. Söz konusu naklen atama işlemlerinde ve de görevden el çektirmelerde kamu yararı bulunmadığı açıktır. Bu nedenle birçoğunun yargı kararıyla görevlerine dönmesi de muhtemeldir. Bu atama işlemlerinde esas alınan sadece Başbakan’ın ÖZEL YARARIDIR. 17 Aralık operasyonları artık herkesin malumudur ki Başbakan’ın kapısına dayanan ve oğlunu da kapsayan geniş bir operasyondur. Dolayısıyla bu operasyonların akamete uğramasında doğrudan Başbakan’ın özel yararı bulunmaktadır. Bunu sağlamak için de böylesine bir tasfiyeden başka seçenek bulunmamaktadır. İşte Başbakan doğrudan kendisini korumaya almak ve kapısına dayanmış soruşturmaları akamete uğratmak için böylesine büyük bir tasfiyeyi gerçekleştirmekten çekinmemiştir.

Ama Başbakan’ın özel yararı bundan ibaret de değildir. Hemen herkes tarafından dillendirilmektedir ki, Başbakan tüm güç ve iktidarı tekelinde toplayacağı bir devlet kurgusuna sürüklenmiştir. Bunu önemli ölçüde başardığını düşündüğü bir anda bu operasyon Başbakan’ın ezberini bozmuş, hastalıklı egosunu ayaklar altına almıştır. Zira bu operasyon aynı zamanda Başbakan’ın benim polisim, benim savcım diye böbürlenmesine vesile olan AKP-Cemaat ortaklığını da bariz şekilde çatlatmıştır. Başbakan’ın, bu çatlağın oluşturduğu sarsıntının ortadan kaldırılmasında ve kontrolünde olacak bir polis gücü ve yargı erki inşa etmesinde kişisel ve özel yararı vardır.

Tüm bu görevden almaların gerekçeleri kısaca bu şekilde özetlenebilir. Ama hangi gerekçeyi ortaya koyarsanız koyun konu gelir Başbakan’ın şahsi menfaatlerinin korunmasına dayanır. Bir hukuk devletinde temel kriter eşitlik ve objektifliktir. Kişiye özel ve keyfi düzenlemeler olmaz ve olmamalıdır. Bu kanunlar için de, tüzükler için de, yönetmelikler için de ve elbette idarenin her türlü işlemi için de böyledir. Bu haliyle, bu tasfiye hukuken sakat olup, tasarruf sahiplerinin başını günün birinde çok ağrıtacak bir keyfiliktir.

 Ergenekon davasına bakarken kahraman yaptıkları, öve öve bitiremedikleri Savcı Zekeriya Öz’ü şimdi adeta linç ediyorlar. Savcıya geçmişte en büyük övgüyü yapmış olan Başbakan Erdoğan’ın yolsuzlukları ve rüşvetleri ortaya çıkaran savcıları açıkça “Sizinle işimiz var” şeklinde tehdit etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 Sayın Başbakan hiçbir zaman hukuktan anlamadı. Belki de bu cehaleti günün birinde duyacağı en büyük pişmanlık olacaktır. Vakti zamanında; hiçbir zaman nasiplenmediği devlet terbiyesine aykırı olarak, savcı Zekeriya Öz’e ortak olmaya kalkmış ve Zekeriya Öz tarafından iddianamesi düzenlenen Ergenekon Davası’nı kastederek “ben de bu davanın savcısıyım” diyebilmişti. Hatta Zekeriya Öz’e bizzat zırhlı Mercedes gönderen de kendisiydi.

O dönemde zaman zaman Ergenekon soruşturmalarında yaşanan hak ihlalleri dile getirildiğinde bunları savunmak bile Sayın Başbakan’ın işi haline gelmişti. Öyle ki, kimsenin suç işleme imtiyazı olmadığını sık sık ifade ediyor, operasyonda görev alanlara övgüler yağdırmayı ihmal etmiyordu.

Şimdi aynı savcılar ve aynı polisler bizzat oğlunun da adını geçtiği bir soruşturma başlattılar. Böylece öküz ölmüş ortaklık da bozulmuş oldu. Başbakan hem polis teşkilatında büyük bir kıyım başlatırken, hem de düne kadar yanında saf tuttuğu savcıları tehdit eder hale geldi.

Sayın Çiçek; demokratik bir hukuk devletinde, bir Başbakan kendisini ne bir davanın savcısı olarak ilan edebilir ne de bir savcıyı tehdit edebilir. İkisi de yanlıştır. Böyle bir söylem ancak Başbakan’ın çok özlemini çektiği Bedevi devletlerine özgüdür.

Aslında Başbakan’ın bugün geldiği nokta kişiliğini ortaya koyan önemli verileri içinde barındırmaktadır. Başbakan’ın hiçbir zaman ileri demokrasi diye bir derdi olmamıştır. Başbakan hiçbir zaman hukuk devleti arayışı içerisinde bulunmamıştır. Başbakan’ın adalet ve eşitlik gibi bir derdi de yoktur. Tek bir hayali vardır. Hiçbir zaman, hiçbir yaptığından hesap sorulmayacak ve her dilediğinin anında gerçekleşeceği bir devlet düzeni düşlemektedir. Anlaşılan odur ki Başbakan Suriye Devlet Başkanı Esat’la uğraşa uğraşa O’na benzemeye başlamıştır.

Başbakan’ın dilinden düşürmediği Yeni Türkiye’sinde; yargı ve polis teşkilatı sadece muhalefeti sindirmek ve Başbakan’ın iktidarını yüceltmek için kurgulanmıştır. Yargı, sadece Başbakan’a muhalif güç merkezlerini itibarsızlaştırmak için çalışmalıdır. Bugün ortaya çıkan tablo bu kurguya aykırı olduğu için Başbakan şaşırmış ve saldırgan bir hal almıştır. Dün alkış tuttuklarını bugün tehdit etmesi de bozulmuş kimyasının ve muhteris kişiliğinin millet huzurunda bir kez daha deşifre edilmesinden başka bir şey değildir.

 Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, AKP’nin diğer yetkilileri ve yandaş medya 17 Aralık operasyonundan hemen sonra koro halinde “Bu operasyonları bize ABD, İsrail ve uluslararası güçler yapıyor” propagandalarına başladılar. ABD ve İsrail ile Ortadoğu bölgesinde bugüne kadar BOP projesinde ortak çalışan AKP’nin bu propagandasına nasıl bakıyorsunuz?

 Aslında böyle bir söylemin içinde AKP kadrolarının izaha kavuşturması gereken birden çok çelişki var. Birincisi, bu operasyonlar oldukça uzun zamandır İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı emrinde görev yapan savcılar tarafından başlatılmıştır. Az önce siz de işaret ettiniz, bu savcılar daha düne kadar Başbakan’ın ilgi ve iltifatlarına mazhar olan savcılardır. Yıllardır İstanbul’da çok önemli soruşturmaları yürüten bu savcılar ABD ya da İsrail’den mi talimat almaktadırlar? Bir an için AKP’nin bu yalanına itibar edilse bile 11 yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin, İstanbul gibi kritik bir şehirde özel yetkili savcı olarak görev yapan bu isimlerin ABD yada İsrail’den talimat aldığını anlaması için soruşturmaların kendisine yönelmesi mi gerekmiştir? İstanbul’da görev yapan bu savcılar madem ABD ve İsrail ile müşterek hareket ediyorlar, sormazlar mı sen kaç yıldır nasıl iktidarsın ki savcıların yabancı servisler tarafından devşirilmiş senin haberin yok? Başbakan’ın herkeslerden sakındığı MİT Müsteşarı Hakan Fidan’dan hesap sormak gerekmez mi? Bu ülkenin savcıları ABD ve İsrail tarafından devşirilirken ülkenin Milli İstihbaratı ve Kontrespiyonaj Dairesi ne iş yapıyordu? Bu savcıların ABD ve İsrail ile müşterek çalıştığını tespit edemedi mi? Aynı gerekçeler polis teşkilatı için de geçerlidir. Elinizde somut bir veri olmaksızın bu ülkenin hâkimini, savcısını ve polisini ABD ve İsrail’e hizmet etmekle suçlamak çılgınlıktır ve kendi vatandaşınıza savaş açmaktır. Bu söylemler hukuk devleti ciddiyeti ile hiçbir şekilde bağdaşmayan soyut iddialardır. Ama gözü dönmüş bir iktidarın bu iddiaları somutlaştırabilmek adına operasyonda görev alan savcı ve polisler hakkında ne gibi suçlamalar imal edeceğini de bekleyip görmek gerekir.

Bir de meseleye şu açıdan bakmak gerekir. Gerçekten operasyonun arkasında ABD ve İsrail varsa, yani ortada bir yolsuzluk ve vurgun yokken sadece iktidarı yıpratmak adına böyle bir kurgu oluşturulmuş ve AKP kadrolarına iftira atılmışsa, AKP kadroları tarafından sergilenen paniğin nedeni nedir? Madem içi boş ve iftiralarla dolu bir operasyon söz konusudur, soruşturmaları akamete uğratmak için yürütülen tasfiye çabalarının hikmeti nedir? “Suçları yoksa er geç ortaya çıkacaktır” diyerek kodeslerde çürüyenlere “mahkemelere güvenmek gerekir” çağrısı yapanların bugün adaletten köşe bucak kaçmasını nasıl açıklayacaklar.

Son olarak sanırım bu topraklarda ABD ve İsrail’i suçlayacak en son siyasi kadro Başbakan ve ekibidir. Yıllardır Türkiye’yi ABD ve İsrail menfaatlerine hizmet eden bir taşeron haline getirmişlerdir. Öyle ki Başbakan Irak’taki zulmün yegane sorumlusu olan ve yüzlerce Irak’lı Müslüman kadına tecavüz eden Amerikan askerleri için bile dua edebilmiştir. ABD ve İsrail’in Başbakan’a karşı böyle bir komploya girişmesi için somut hiçbir gerekçe bulunmamaktadır. Öyle ki Ortadoğu yangın yerine dönmüş, her bir köşesinden oluk oluk Müslüman kanı akar hale gelmiştir. Daha bir kaç ay öncesine kadar Müslüman bir coğrafyayı yani Suriye'yi bombalayabilmek ve bu konuda birlikte hareket edebilmek için ABD ve İsrail'den medet uman Başbakan değil midir? ABD ve İsrail'in arayıp da bulamayacağı bir Başbakan'ı alaşağı etmek için böyle bir komploya başvurduğunu iddia etmek komiktir.

17 Aralık operasyonlarından sonra terörist başı bunu AKP’ye yapılmış darbe olarak görerek, AKP’ye destek açıklamaları yaptı. Terörist başının “"Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir" sözleriyle açıktan AKP’nin yanında yer alması neyin mesajı?

Hatırlayın Abdullah Öcalan ile İmralı'da yürütülen müzakerelerin basına sızan tutanaklarında bölücü başının "AKP'yi 10 yıldır iktidarda tutan benim" dediği görülüyordu. Sanırım AKP'yi ayakta tutmak konusundaki iradesi devam ediyor olmalı ki, boğazına kadar yolsuzluk ve pisliğe batmış bir kadroya bir kez daha omuz vermeyi tercih etmiştir. İşin aslını isterseniz bölücü başının başka da bir seçeneği yoktur. Zira siyasi iktidar İmralı Canisinin çözüm ortağıdır. El ele verip çözüm üretmektedirler. Peki nedir çözülecek sorunlar? Birincisi elbette ki Öcalan'ın bir an önce siyasi bir figür haline getirilerek dışarı çıkarılmasıdır. Tırnak içinde söylüyorum "Öcalan'ın en temel sorunu" budur. İşte AKP'nin bu konudaki gayreti ve kuvvetle muhtemel verdiği taahhütler Öcalan'ı heyecanlandırmış ve de AKP'ye çözüm ortağı haline getirmiştir. AKP'nin iktidardan uzaklaşması demek Öcalan'ın hak ettiği şekilde hayatının sonuna kadar hücresinde kalması demektir. Bu ihtimal Öcalan'ı ürkütmekte ve AKP iktidarının devamı için gayretkeş hale getirmektedir.

Bir başka "çözüm ortaklığı" elbette aşama aşama inşa edilen Kürdistan kurgusunda hem fikir oldukları noktalar üzerine kurulmuştur. Abdullah Öcalan Türkiye'de izzet ve haysiyet sahibi hiç kadronun kendisine bu denli bir imtiyaz alanı açmayacağının farkındadır. AKP'yi yitirmemek ve avuçlarına aldığı bu siyasi kadroyla maksat hasıl olana kadar oynamaya devam edebilmek için bütün hünerlerini sergilemektedir.

AKP de elbette kayıtsız kalmamakta ve tüm bu kaos arasında sinsice Öcalan'ı normalleştirme, mağdur bir kanaat önderi algısını oluşturmaya dönük projesine devam etmektedir. Öyle ki tüm Türkiye yolsuzluk soruşturmalarına odaklanmışken, bir anda Öcalan'ın İmralı'da eli belinde gülücükler saçan resimleri servis edilmekte, bazı utanmaz yandaşlar tarafından bölücü başının saçlarına düşen kırlar gündeme getirilmekte, bölücü başının ölen dayısı dahi haber değeri taşımakta ve "Öcalan'ın acı kaybı" başlığı ile sunulmaktadır.

Ülkenin geldiği hal içler acısıdır. Başbakan devam eden soruşturmalardan kurtulabilmek adına terörist başından medet umar hale gelmiştir.

 AKP’nin başlattığı “Paralel Devlet” tartışmalarına ne diyorsunuz?

 Başbakan "Don Kişot" gibi yel değirmenleri ile savaşmaya devam ediyor. 11 yıldır süren iktidarı, sürekli kendi kitlesine hedef gösterdiği düşmanlıklar üzerine inşa edilmiştir.  Safları sıklaştırabilmek adına her sene yeni bir düşman icat etmiş ve yandaşlarına hedef göstermiş, elinin altındaki medya gücüyle itibarsızlaştırmış ve siyasi lince maruz bırakmıştır. 11 yıllık iktidarın sonunda toplumun bütün kesimleri ile kavgalı hale gelmiş, ne hazindir ki toplumu da birbirine düşman ve kırgın bir yığına çevirmiştir.

Başbakan'ın son icadı "paralel devlet" örgütlenmesidir. Bu kodlama altında şimdi de düne kadar kol kola gezdiği cemaat mensuplarını hedef göstermekte ve yandaşlarına linç çağrıları yapmaktadır.

Ortada bir paralel devlet aranıyorsa bu paralel devlet yolsuzluk soruşturmalarında görev alan hakim ve savcıların arasında değil, Başbakan'ın Ankara'dan İmralı'ya açtığı karanlık dehlizlerde aranmalıdır. Zira KCK denilen paralel devlet yapısı AKP ile İmralı'nın karanlık müzakere tünellerinde söz kesmesinin neticesidir.

 17 Aralık operasyonlarından sonra AKP iktidarı HSYK’da yeniden yapılandırma adımlarına başladı. AKP zaten 12 Eylül 2010’da gerçekleşen referandum sonucuna göre HSYK’yı dizayn etmemiş miydi?

 Bu HSYK bizzat siyasi iktidarın gayretleri ile şekillendirilmiş bir yapıdır. 12 Eylül 2010 tarihli referandumda Başbakan HSYK değişikliğini savunabilmek adına çığırından çıkan açıklamalar yapmıştır. Hatta yargının bir mezhebin işgali altında olduğuna işaret ederek Alevi kökenli vatandaşlarımızı diline dolamaktan geri durmamıştır. Şimdi gelinen noktada ise yine yargının işgal altında olduğunu ifade ederek, bir kez daha HSYK yapısını değiştirmeye çabalıyor. Bu süreç tüm çıplaklığı ile şunu ortaya koyuyor aslında. Başbakan yargıyı bizzat işgal etmek niyetini taşıyor. Bunu 12 Eylül 2010 tarihli referandumla başardığı sanmış olsa da, son yaşanan olaylar AKP'nin, yargıyı işgal etmek ve tekeline almak konusunda büyük bir açığın var olduğunu anlamasına sebep olmuştur. Demek ki amaç Başbakan'ın 12 Eylül 2010 tarihli referandumda iddia ettiği gibi şeffaf ve tarafsız bir yargı inşa etmek değil, yargıyı iktidardan hesap soramayacak ölçüde işgal etmektir. Şayet siyasi iktidarın hayalindeki HSYK yapısı teşekkül ederse bunun sonuçları Türk Milleti için çok ağır olacaktır. Zira böyle HSYK yapısı doğrundan "partili hakim" kurumunu ortaya çıkaracaktır. Partili hâkim demek her türlü karar ve tasarrufunda parti ideolojisini ve menfaatlerini korumayı esas alan bir zihniyete işaret eder ki, bu kurum sadece tek parti yönetimlerine özgüdür. Bunun tarihte örnekleri de vardır. Nazi Halk Mahkemeleri Başkanı Roland Freisler ve İran Devrim Mahkemeleri Başkanı Sadık Halkali partili hakim kavramının en bilinen iki örneğidir. Biri Nazi Almanya'sında biri de İran'da yüzlerce insanı savunmalarını dahi almaksızın zorba bir iktidarın ideolojisine hizmet etmedikleri için ölüme göndermiştir. Siyasi iktidarın insafına bırakılmış bir yargı, doğal olarak yargıçları da tarafsız bir hakem olmaktan çıkarıp siyasi bir memura dönüştürür ki, bu demokratik bir ülkenin iflası anlamına gelir.

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin referandumdaki duruşu ile bugün gelinen noktayı kıyaslar mısınız?

Sayın Genel Başkanımız 12 Eylül 2010 tarihli referandum sonuçları açıklandığında bir açıklama yapmıştı. Bu açıklama tarihi bir açıklamadır ve bugün yaşadıklarımızın özetini ortaya koymaktadır. Sayın Genel Başkanımız referandum sonuçlarını değerlendirdiği yazılı açıklamasında "Başbakan Erdoğan ve AKP’nin bölücülük ve yolsuzluk siciline uygun yandaş yargı yaratma gizli amaçlarına hizmet edecek Anayasa değişikliklerinin Türk milleti tarafından kabul edilmesiyle Türkiye için hayati risk ve tehlikelerle dolu karanlık bir döneme girilmiştir." ifadelerine yer vermişti. Bugün ortadaki tablo Sayın Genel Başkanımızın işaret ettiği karanlık dönemin ta kendisidir. Ancak gelinen noktadan bile siyasi iktidar bir ders çıkarmamış olmalı ki bir kez daha bölücülük ve yolsuzluk siciline uygun yandaş yargı yaratma gayretlerine hız vermiştir. Sayın Genel Başkanımız 12 Eylül 2010 tarihli referandum öncesinde hangi tehlikeye işaret etmişse bir bir gerçekleşmiştir.

Referandum sonuçları açıklandığında Başbakan sonuçları değerlendirmiş ve "HSYK'nın yapısını demokratik ülkelerdeki işleyişlerine uygun hale getirdik. Yargıyı kast sisteminden kurtaracak, kapalı devre işleyişini katılımcı bir anlayışla işleyecek süreci başlattık......Okyanus ötesinden destek veren arkadaşlara teşekkür ederim... Bahçeli siyaseti bilmiyor, bu vesileyle öğrenecek" değerlendirmesinde bulunmuştu.

Gelinen noktada kimin siyaseti ne kadar bildiği de milletin huzurunda tescil edilmiştir. Başbakan selam gönderdiği Okyanus Ötesini, şimdi Haşhaşilere benzetmekten geri durmaz hale geldiği gibi, inlerine girmekten bahseder oldu. Başbakan'a göre bütün melanetin başı okyanus ötesiydi. Demokratik ülkelerdeki standartlara çıkardık dediği HSYK'yı şimdi bir zümrenin ve zihniyetin işgali altında ilan ederek, bir kez daha ele aldı. Kendiyle çelişmekten hiç bir zaman ar etmeyen bir siyasi figür olan Başbakan için ortaya koyduğu bu çelişkiler sıradan olsa da, millet nazarında ilkesizlik olarak görülüyor. İşte bu ilkesiz siyaset anlayışının karşısında, 12 Eylül referandumundan önce ne dediyse ortaya çıkan ve çizgisinden hiç bir taviz vermeyen muhterem Genel Başkanımız bir haysiyet ve istikrar abidesi olarak milletin gönlündeki yerini alıyor.

 Sayın Bulut sorularımıza verdiğiniz aydınlatıcı bilgiler için teşekkür ederim. Son mesajlarınızı alabilir miyiz?

 Öncelikle Kutlu Sesleniş Dergisine bu güzel röportaj için teşekkürlerimi sunuyorum. 100. sayısını geride bırakan Kutlu Sesleniş Dergisi’nden bugüne kadar emeklerini esirgememiş olanlara selam gönderiyorum. Yolunuz açık olsun.

Ayrıca ülkemizin bir an önce bu fırtınalı iklimden kurtulmasını ve pençesine sürüklendiği yıkım projesinin mimarlarını sırtından atmasını diliyorum. Şuursuz kafaların elinde fırtınanın ortasına sürüklenen ve alabora olmak üzere olan Büyük Türkiye gemisini en güvenli limana kadar sağ salim götürecek yegane iradenin Sayın Genel Başkanımızın ortaya koyduğu ilkeli siyaset anlayışı ve onu temsil eden MHP kadroları olduğunu milletimizin bir an önce kavraması için duacı olunmasını bütün kardeşlerimizden rica ediyorum.

Tekrar çok teşekkür ediyor ve başarılı yayın çizginiz nedeniyle sizleri bir kez daha kutluyorum.

NOT: Kutlu Sesleniş Dergisi’nin 101. Sayısından alınmıştır.


YİĞİT BAŞKANIM
akapenin MEMLEKETİ uğrattığı tahribatları Yücel BULUT gibi yiğit dava adamlarının öncülüğünde hesabını sorup yaraları saracağız. TEK ÇARE MHP...
MUHARREM GÜNDOĞMUŞ19.1.2015