ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
İSMAİL ÖZDEMİR İLE SÖYLEŞİ / Burak Özcan 955 okunma - 12 Şubat 2015

-İsmail Bey öncelikle yoğun mesainiz içinden bizlere zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Sizden Nisan 2014 tarihinde Berikan Yayınevi aracılığıyla “Barış mı? İhanet mi?” ismiyle çıkarmış olduğunuz kitabınızın öyküsünü dinleyebilir miyiz? 

AKP, 2009 yılında açılım başlığı adı altında bugünlere dair kirli planlarını hayata geçirmeye yönelik ilk adımını atmıştı. Aslına bakarsanız bunun mazisi de 1991 yılına kadar uzanır. Zira o dönem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, nereden esitiyse bir Kürt raporu hazırlama ihtiyacını kendisinde hissetmiş.

Zaman içerisinde görüldü ki Kürt açılımı, barış süreci, çözüm süreci gibi farklı farklı isimlerle dillendirilen mevzunun dayanak noktası Erdoğan’ın hazırlattığı bu raporda saklı. Raporun hazırlanmasını kim istediyse, AKP’yi özel bir proje olarak hayata getirenler de onlar. Nitekim burada asıl amaç Türkiye’nin üniter devlet yapısının bozulması, milli bütünlüğünü kaybetmesi ve başlangıcı özerklikle olacak arkası federasyon ve nihayetinde bölünmeyle gelecek senaryoyu hayata geçirebilmektir.

ABD’nin Irak’ı işgal etmesi, AKP’nin iktidara gelmesi, terörist başının yakalanmasının ardından eylemlerini neredeyse sıfırlayan PKK’nın yeniden eylem zemini bulması ilginçtir aynı tarihlere denk gelmiştir. Bu üç hadisenin meydana geliş zamanları çakışıyorsa, ki öyledir, o vakit Türkiye üzerinde PKK kullanılarak, AKP eliyle yapılmak istenilenin ne olduğu da anlaşılmaktadır.

2003 yılında başlayan bu hareketliliğin esasını ABD tarafından yayınlanan Büyük Ortadoğu Projesi haritalarında görmüştük. 22 İslam ülkesinin sınır ve rejimlerinin değiştirilmek istendiği haritada, ABD’nin bu temel felsefesine uygun olarak Türkiye’de bölünmüş, doğu ve güneydoğu illerinin bir kısmı sözde Kürdistan olarak adlandırılan bir alanda gösterilmişti.

Paralellik arz eden durum, okyanus ötesinde planlanmış ve AKP ile PKK’yı, Erdoğan ile terörist başı Öcalan’ı bir arada buluşturmuş, tıpkı Oslo’da yapılan görüşmelerde şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Erdoğan ve Öcalan arasındaki ortak vizyona atıf yaptığı gibi bunları da ortak gayeye yönlendirmiştir.

2011 yılında yapılan genel seçimlerin ardından PKK terör örgütü daha önce yapmayı başaramadığı bir şey yaptı. Vur-Kaç şeklindeki sınırlı eylemlerini bir yana bırakmayı düşünen örgüt, alan kontrolünü merkeze koyduğu yeni bir strateji üzerinde pratikler denedi. Örgütün devrimci halk savaşı olarak adlandırdığı bu sistemin son aşamasında, örgütün tümüyle kendi kontrolü altında olan alanlara sahip olma planı yatıyordu. Elbette silahla kontrol altına almaya çalıştığı alanları elinde tutabilmenin yolunun, yeni yapılanmalar kurmaktan geçtiğinin de farkındaydılar. Bunun için KCK adı verilen paralel bir devlet yapılanmasını kurdular.

2012 yılına geldiğinde örgüt, bu zihinsel hazırlığını pratiğe dökerek hareket etti. AKP bu sıralarda açılımla meşgul olurken, bölgedeki güvenlik güçlerinin bir yandan PKK’nın alan hâkimiyeti tesis edebilme taktiğini yerle bir etmesi, diğer yandan da yürütülen KCK operasyonları sebebiyle paralel oluşumları deşifre edip yakalaması önemli olmuştur. Nitekim örgüt istediğini alamamıştır.

Bu sırada Oslo’da kurulan pazarlık masası ayyuka çıkmış ve AKP’nin PKK ile yürüttüğü, içeriği dehşet verici olan görüşmeler sızmıştır. O tarihten itibaren suratlardaki maskeler düştüğünden, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, bu kez 2012 yılının son aylarında İmralı’da yatan terörist başı ile görüştüklerini ilan etmek zorunda kalmıştır. Burada zorundalık kelimesinin ısrarla altını çizmek istiyorum, zira bir biriyle kader ortaklığı yapıp, aynı hedef için yol alanların birbirine zarar vermesi düşünülemez.

Sonraki süreçte Türkiye’yi bölme hedefiyle açıkça eylemde bulunan ve suçları sabit olan KCK’lıların salıverilmesi konuşulmaya başlanmış ve AKP’nin deyimiyle “sürecin zeminine uygun olarak” bu isimler zaman içerisinde birer birer dışarı salınmıştır. Türkiye, Genel Kurmay Başkanlığı dahi yapmış üst düzey rütbeli askerlerin düzmece iddialarla içeri alınmasına tanıklık ederken, diğer taraftan bu PKK’lılar aralıklarla serbest bırakılmıştır. Bunun örgüt üzerinde yarattığı olumlu hava son derece tesirli olmuş, diğer yandan bölgede PKK ile mücadele eden, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyanlar üzerindeyse derin yaralar açmıştır.

Yani bir bakıma PKK’ya moral verilmiş, TSK’ya ise moralmen baskı uygulanmıştır. Bu kasıtlı bir operasyondur. Asimetrik Psikolojik Savaş denilen hadise burada başlamıştır.

AKP iktidarının, Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından dökülen cümlelerle, İmralı ile görüşüldüğünü açıkladığı gün, bende “Barış mı, İhanet mi?” isimli, sizin de ifade ettiğiniz kitabı hazırlama gereğini hissettim.

Zira sonraki zaman diliminde Türkiye gündemi tümüyle bu konuya odaklandırılmıştı. AKP-PKK ikilisinin ne için ve hangi amaca yönelik ortaklık yaptığını Türk Milliyetçiliği perspektifinde ele almayı; olayları, kişileri, kurumları, uluslararası çevreyi, adı barış olarak sunulan ancak özü bu millete ihanetin ta kendisi olan gelişmeleri değerlendirmeyi arzu ettim.

Şükürler olsun ki, niyetimiz hâsıl oldu ve kitabı bitirerek okuyucularımızla paylaştık. Artık takdir onların; AKP-PKK ikilisinin adına çözüm dediği mevzu Barış mı, yoksa İhanet mi?

-Kitabınızı Ortadoğu Gazetesindeki köşenizde yayınladığınız yazılarınızdan tarihsel sıralamaya göre derlemişsiniz.  Böyle bir tercihte bulunmanızın sebebini öğrenebilir miyiz?   

Kitaba başlamaya karar verdikten sonra, işin açıkçası köşe yazılarımı da biraz kitap, biraz köşe yazısı formatında, ancak her iki alanda da okununca özü kaçmayacak bir dille yazmayı uygun buldum.

Kaynakları mümkün olduğunca geniş ancak sıkıcı olmayacak ve özü yansıtan bir çabayla ele almaya ve sunmaya gayret ettim. Bunlar içerisinde mesela sadece ülke basınına yansıyan konular yok, aynı zamanda uluslararası medya kuruluşlarında yayınlanan haberler ve özellikle de PKK’ya ait yayın organlarında çıkan haber, yorumlar ve söylemler de mevcut.

Sadece ulusal basına odaklanmış olsaydık, bulmacanın bir yönü hep eksik kalacaktı. Üzülerek bu metodu kullandığımda edindiğim tecrübemi paylaşmak isterim. Sözde çözüm süreci boyunca özellikle de AKP’ye yakın medya kuruluşlarında, gazetelerde çıkan haberlerin aksine, PKK’nın yayın organlarında çıkan haberlerin ne yazık ki eninde sonunda gerçekleştiğini gördüm. Uluslararası medya burada biraz “üst aklı” temsil ediyordu. Nitekim sadece bu okumalara bakarak, çözüm süreci olarak sunulan ihanet oyunun nasıl bir proje olduğu bile ayyuka çıkıyor. Dışarıda planlanıyor, içeriye servis ediliyor ve sonrasında iktidar için söylüyorum, kim hangi alanda görevliyse o vazifesini yerine getiriyor.

Bir yanda ihanet güruhu sistemli ve gün gün ilerlerken, bende yaşanılanları karşı safhada gün gün ve olay olay ele almanın doğru olacağını düşündüm.

Zira bu şekilde sözde çözüm sürecinin nereden gelip, nereye götürüldüğünü, hangi sistem üzerine ve nasıl bina edildiğini göstermenin daha uygun olacağına inandım. Bu şekilde Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan iken yaptığı“İmralı ile görüşüyoruz” açıklamasından itibaren Türkiye’nin bölünmesi hedefinde buluşan odakları, adımlarını ve söylediklerini sırasıyla paylaşabilmiş olduk.

Bunun daha faydalı olduğunu düşünüyorum, çünkü kitabı eline alan birisi sürecin aslında bir nevi yorumlara dayalı olmadığına da ulaşmış olacak. Belki yanlı bulabilirler. Bunu en başından kabul ediyorum. Kitabın giriş bölümünde de bunu açıkça söylüyorum. Çünkü bir yanda ülkeyi böleceğim diyenler varken, ben ısrarla ve asla böldürmeyeceğiz diyenlerin görüşünü sunuyorum.

Belki bugünlerde hafızalarımızda pek çok olay canlı olduğu için önemi yeterince kavranamayabilir ancak tarihsel sıralamanın ilerleyen yıllarda bu mesele üzerinde çalışma yapacak, özellikle akademik çevreler ve toplum bilimciler açısından kitabın bu özelliğinin büyük kolaylık sağlayacağı ve katkı yapacağına inanıyorum.

-Adına “çözüm” denilen uygulamalara hükümet kitabınız çıktıktan sonrada devam etti. Kitabınız yayınlandıktan sonra yaşanılanları da düşünerek sizce “çözüm” Türkiye’yi nereye götürecek?

2013 yılında terörist başının Nevruz Bayramı’nda Diyarbakır’da okunmasının hemen ardından iktidar ve iktidara yakın tüm çevre; medya, sivil toplum kuruluşları, yazarlar ve sözde aydınlar artık terörün bittiğini iddia etmeye başladılar.

Terörist başının fikrini değiştirdiğini, PKK’nın da aynı görüşte olduğunu ve örgütün önce sınır dışına çıkacağı, ardından silah bırakacağı ve nihayetin de de faaliyetlerine son vereceği bu iddialar arasındaydı. Terörist başının mektubuna bakarak bunu söylüyorlardı.

Ancak PKK’nın ve terörist başının zihninde gerçekte ne olduğunu bir taraf kasıtlı, diğer tarafsa çeşitli nedenlerden ötürü görmezden gelmişti.

Oysaki, mektubun okunmasının ardından sadece birkaç ay geçtikten sonra PKK’lı teröristlerin sınır dışına çıkmadığı, silah bırakmadığı ortaya çıkmış ve bu durum bizzat devletin güvenlik güçleri tarafından da tespit edilmişti. PKK sınır dışına çıkmadığı gibi örgüt tarihinin en büyük katılımını yaşamıştı. Bunu bizzat örgütün Kandil’de bulunan elebaşları defalarca ifade ettiler.

İlk sorduğunuz soruda cevaben söylediğim devrimci halk savaşı modeline ulaşma açısında PKK bu dönemin kendisine eşsiz fırsatlar yarattığını anladı. Her şeyden önce bölgede yaşayan vatandaşlarımız nezdinde bir türlü kazanamadığı meşruiyete de bu dönemde sahip olmaya başladılar. Bu çok önemli bir kırılma noktasıdır. AKP’nin yaptığı ihanetin bölgedeki algılaması demek ki PKK’nın Kürtlerin temsilcisi olduğu yönünde şekillenmiştir. Halbuki, PKK ilk eylemi olmak üzere, sivil ölümlerin yaşandığı eylemlerinin hemen hepsinde bölge insanını hedef almıştır. Terörist başı bizzat PKK’ya destek vermeyen Kürt’ün kümesteki tavuğuna varıncaya kadar öldürülmesi talimatını verdiği dönemler olmuştur. Ancak PKK’nın meşruiyet kazanmasıyla beraber bu algılama ve gerçekler ne yazık ki unutulmuş, Kürt katili, Kürt bebeklerinin canına varıncaya kadar kast eden terör örgütü, birden bire Kürtlerin temsilcisi oluvermiş ve AKP tarafından da böyle kabul görmüştür. Beşir Atalay’ın ifadesiyle terörist başı ise “Beğenseniz de, beğenmeseniz de Öcalan Kürtlerin önderidir” şeklinde açık açık sunulmaya çalışılmıştır. Bana göre burası Türkiye’nin aleyhine olan ilk ve en önemli kırılma noktasıydı.

İkinci önemli kırılma noktası ise peş peşe gelen hadiselerden oluşuyor. Malumunuz geride bıraktığımız 2014 yılında peş peşe 2 seçim geçirdik ve şimdi 2015 yılında bu serüvenin son ayağı olan Genel Seçimlere doğru yol alıyoruz. Hem bu seçim maratonu, hem de bölgesel gelişmeler PKK’ya zemin ve güç kazandıran bir atmosfere dönüştü.

Suriye’de yaşanılan iç çatışmada adını duyuran IŞİD terörü, bölgesel bütün dinamikleri etkiledi desek yeridir. Türkiye, Suriye’deki gelişmeleri doğru okuyamadığından, PKK’ya da verdiği tavizlerden ötürü dar bir alana sıkıştığından bu dönemde büyük kayıplar yaşadı. Diplomatik bir ağırlığımızın kalmadığını bir kanara bırakın, güvenlik anlamında da ciddi risklerle karşı karşıyayız.

PKK bu dönemi kendi açısından lehine çevirmek için yoğun bir çaba sarf etti. Terörist başı bizzat İmralı’dan, PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD’ye haber göndererek “kendi öz savunmanızı geliştirin” dedi. Peşinden de PKK-PYD’nin Suriye’nin kuzey bölgesindeki kimi yerlerde özerklik ilan ettiği duyuldu. Bu fiili durum karşısında AKP hükümeti hiçbir adım atmadığı gibi PYD’li Salih Müslim’i Türkiye’de ağırladılar. Oysa Suriye’deki böylesi bir oluşumun varlığı doğrudan Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdittir. PKK göstere göstere örgüt tarihinde ilk kanton tarzı örgütlenmeyle ve yine halk savaşı adı verilen modellemeyle, kendi kontrolünde olan bir alana ve yönetime sahip oldu.

Ardından daha önce bilmediğimiz, adını bile belki de duymadığımız Ayn El Arap (Kobani) hadisesi çıktı. PKK burası üzerinden üç önemli gelişmeye imza attı. Birincisi ABD tarafından açıktan muhatap kabul edildi, yine ABD desteği ile ilk kez Irak’ın kuzeyinde bulunan bazı Kürt gruplarla ortak silahlı güç oluşturdu ve son olarak bu kazanımlarının ne anlama geldiğini 6-8 Ekim tarihlerindeki olaylarla gösterdi. PKK, Suriye’de edindiği kanton tarzı modelin tecrübesini diğer alanlara da yaymaya çalışıyor.

PKK’nın istediği, dahası AKP’den talep ettiği ve hayata geçirilmesini dayattığı meseleler; Doğu ve Güneydoğu’da bulunan kimi illeri kapsayan bir alan içerisinde idari ve mali açıdan özerk bir bölgeye sahip olması, burada her şeye kendilerinin karar vermesi, tutuklu halde bulunan tüm örgüt militanları dahil terörist başının salı verilmesidir.

Sözde çözüm sürecinin esası PKK açısından böyle. Dolayısıyla AKP açısından da…

Peki, bu iş nereye varır? Bir kere AKP-PKK ikilisi Türkiye’nin bölünmesi ve parçalanması demek olan özerklik konusunda anlaşmış durumda. Erdoğan-Öcalan ikilisinin ilişkisi “ver başkanlığı, al özerkliği ve ver başkanlığı, al hapisten salıverilmeyi” düzleminde şekil bulmaktadır. AKP’nin aklındaki başkanlık sistemi içerisinde ülke yönetimdeki egemenliğin paylaşılması düşüncesi var. Bunu güya yerel yönetimleri güçlendirme adı altında yapmayı hesap ediyorlar. PKK’ya verdikleri sözün çıkış noktası işte burası. Kabaca, siz bize başkanlık sistemi konusunda destek verin, zaten ondan sonra özerklik yada federasyon da bu sistemin tabii bir sonucu olarak hayata geçecektir diyorlar. Rejim değiştirme çabası da mevcut olduğundan iktidardaki zihniyetin PKK’nın zihniyetinden pek bir farkı kalmıyor. Şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’da PKK’lılara, Erdoğan ve Öcalan’ın “bölgeye ve ülkeye dair %95 oranında aynı vizyondalar” demesinin dayanak noktası burasıdır.

Peki, bunda başarılı olabilirler mi? Hiç sanmıyorum. MHP’nin tek başına sözde çözüm süreci karşısındaki sarsılmaz duruşu, AKP-PKK ikilisi ile beraber bu kesimleri destekleyen dış çevrenin de bütün planlarını bozuyor. MHP’nin her sözünde haklı çıkması ise bu çevrelerin işini daha da zorlaştırıyor. Bakın 6-8 Ekim hadiselerine, MHP’nin ve Sayın Devlet Bahçeli’nin yıllardır söylediği ve ısrarla üzerinde durduğu meseleler 2-3 gün içerisinde birer birer çıkmadı mı? Dolayısıyla MHP’nin duruşu ve haklılığı günden güne artarken, Türkiye’deki ihanet şebekesi kendilerince çizdikleri takvimde sona doğru gayretlerini artırdığında, bu haklılık daha da fazla kabul görecektir. Neticede de Türk Milleti buna geçit vermeyecektir.

İlginçtir, bu durumu AKP’ye sözde çözüm süreci açısından destek veren adıyla meşhur Henry Barkey de dile getirmiştir. Ona göre MHP’nin duruşu pek çok AKP ve CHP’liyi de etkilediğinden, ABD’nin kurulması için uğraş verdiği sözde Kürt devletinin akıbeti de boşta kalıyor. Zira Türkiye olur vermezse suni olarak kurulacak sözde devletin hayatta kalamayacağının farkındalar. Bu şu demek; MHP’nin politikaları bugün iktidarda olmayabilir, ancak bölgesel denkleme tesir eden ve planları bozan çok güçlü bir kaynak olarak herkesin karşısında bulunuyor. Siz bir de iktidara geldiği günü düşün. Acaba sadece Türkiye’nin değil, bölgenin ve dünyanın seyri nasıl olur?

-Yeni kitap çalışmalarınız var mı?

Az evvel IŞİD’den bahsettik. Şimdi bunla ilgili bir çalışmamız var. Kısmetse bu çalışma da bir ay içerisinde sonlanacak. ABD ilk aşamada aklındaki sözde Kürt devleti için Irak ve Suriye’nin kuzeyini birleştirmeye çalışıyor. Erbil’den başlayıp, Hatay’a kadar uzanan ve Türkiye sınırına paralel olarak devam eden bir bölge burası.

Tabii bu projenin doğal gelişmelerle gerçekleşmesi, kurulması hedeflenen sözde devletin hayatta kalması için esas şart. Bunun için de IŞİD eşsiz bir fırsat sundu ABD’ye.

Önce PKK-Barzani ve diğer grupları birleştirdiler, sonra ortak bir hat meydana getirme çabası içerisinde bulunuyorlar. İşte tam da bu noktada IŞİD’in ABD tarafından oluşturulmuş bir örgüt olduğu iddiaları da bulunduğundan, konuyla ilgili bir çalışma yapmayı kendimce uygun gördüm.

Güzel bir eser olacağı kanaatindeyim, içerisinde önemli dosyalar da var, ayrıca yine Ortadoğu Gazetesi’nde yayınlanmış bazı makalelere de yer vereceğiz gibi görünüyor.

-İsmail Bey tüm çalışmalarınızda başarılar diler, bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Son olarak eklemek istedikleriniz varsa onlar ile bitirelim.

Ben teşekkür ederim. Kutlu Sesleniş Dergisi, Ülkücü Hareket içerisinde ayaklı bir okul gibidir. En azından şahsım adına böylesi bir anlam yüklüyorum bu dergiye. Tek sermayesi okunmak olan ve benim de yetişmemde eşsiz katkısı bulunan, çeşitli kademelerinde görev aldığım bu dergi eminim okuyucularına büyük katkılar sunmaya devam edecektir.

Bu vesile ile size bir kez daha teşekkür ederken, tüm okuyucularınıza da sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Makaleyi Hemen Yorumla