ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
ABD'NİN İRAN SEVDASI VE ORTADOĞU SORUNU / İsmail Özdemir 422 okunma - 08 Ocak 2016

2016 yılına çok hızlı bir giriş yaptık. Kaldı ki 2015'te yaşananlar, bir bakıma şimdi yaşananların habercisi niteliğindeydi.

Fakat açık ki Ortadoğu'da dengelerin önümüzdeki yüzyılda nasıl şekilleneceğinin tayin edileceği ve sonucunun vekalet savaşlarından öte bir kaos ortamını bünyesinde barındıran bir potansiyele sahip olduğunu en başından söylemek gerekir.

Küresel sistem Ortadoğu'nun sınırlarını yaklaşık 100 yıl sonra yeniden değiştirmek istiyor ve bugün yaşananlar da bir bakıma böylesi bir sonuç için yaşanan doğum sancıları niteliğinde.

Bununla beraber bölgenin sakat doğum yapma ihtimali son derece yüksek.

Bunu belirleyen en önemli faktör ise küresel sistemin sorunlara çözüm bulmakta zorlanışı ya da diğer bir bakış açısıyla küresel sistemde tek başına söz sahibi olan, sözü tümüyle dinlenen hiçbir çevrenin olmayışıdır.

Yani Ortadoğu'da görülen terör grupları üzerinden başlayan güç hesapları artık ülkeler arası boyuta çoktan ulaştı ve şimdi de geride bırakılan iki dünya savaşı tecrübesinde olduğu gibi ittifaklar haline gelmeye başladı.

Kimse durduğu yerden geri adım atacak gibi bir duruş sergilemiyor.

Tam aksine karşı tarafının hamlesine göre yeni bazı hamleler yapıyor. Ancak satranç tahtasında taş yemeden yapılacak hamleler sizi bir noktaya kadar ulaştırabilir. Sonraki hamlelerde mutlaka bir taraf, diğerinin taşlarını oyun sahasından kaldıracak hamlelerde bulunur.

İşte 2016 yılı böylesi bir bölgesel hamlelere tanıklık edecek.

Bu zaman içerisinde ABD'nin Ortadoğu'ya dair takındığı tavırsa başlı başına dikkat çekiyor.

Genel hatlarıyla ABD yönetimi Ortadoğu'da İran'ı kendisine yakınlaştıracak adımlar atmayı esas edinmeye başladı. 

* * *

Hatta alışılagelmedik şekilde geride bıraktığımız yıl nükleer müzakereyi istediği haliyle sonlandırdığı İran'a, bu ülkenin geliştirdiğini ilan ettiği balistik füzeler nedeniyle yeni yaptırımda bulunma uyarısını duyurmasının hemen ardından, İran'ın tepki vermesi sonrasında ABD'nin geri adım atması ve yaptırımları ertelediğini duyurması şimdiye kadar kolay kolay görülmüş bir olay değildir.

ABD, İran'a karşı geçmiş yıllara göre böylesine iyimser bir yaklaşım sergilerken, diğer taraftan yakın müttefikleri olan ve sıkı İran karşıtlıkları ile bilinen İsrail ve Suudi Arabistan'ın tepkilerini bile neredeyse görmezden geliyor.

Nitekim Suudi Arabistan'ın, ABD'nin de aralarında olduğu P5+1 ülkelerinin İran'la nükleer anlaşma yapma ve karşılığında ambargoları kaldırma kararından sonra Yemen'e askeri operasyon düzenleyerek, bu ülkede bulunan İran destekli Husileri hedef almaya başlaması Ortadoğu'nun alışılageldik dengesinin sarsıldığının ilk işareti olmuştu.

Suudi Arabistan, Yemen'e müdahalesinden sonra boş durmamış ve kendi müttefiki olan diğer Arap ülkeleriyle askeri ittifak kurma arayışları içerisine girmişti ki, bunun ilk adımını da yine Yemen'de atmıştı.

Suriye'de bazı muhaliflerin desteklenmesi konusunda Türkiye ve Katar ile beraber hareket etmesi de buna eklendiğinde geçmişe göre daha agresif ve ABD'ye olan itirazını en üst perdeden gösteren bir tavır takındığını her hali ile hissettirmeye hala devam ediyor.

Ayrıca Suudi yönetiminin ABD'li kaya petrolü üreticilerini zora sokarcasına, petrol üretimini kısmayıp, tam aksine artırma kararı alması ve bu yüzden küresel çaptaki petrol fiyatlarını düşürmesi bir başka önemli durumdur. 

Altını çizmek gerekir ki Suudiler petrol üretimini artırıp, petrol fiyatlarının düşmesini sağlarken, kendisi de bundan ağır yaralar almasına karşın kararından vazgeçmiş değildir.

Gözü karalık Riyad tarafından benimsenmiş olan genel bir tavır olsa da, peşi sıra gelecek hamlelerin, atacağı adımların doğrudan savaş olduğunu da herhalde hesap ediyorlardır. Yada etmeliler!

Tüm bunların üzerine Şii din adamı Nimr'in idamı ve peşi sıra İran ile yaşanılan derin kriz tuz biber ekmiştir.

* * *

Artık İslam ülkeleri arasında büyük bir mezhepsel ayrışma vuku bulmuştur ve bu ayrışma safları günden güne daha da sivriltmektedir.

ABD'nin eskisi gibi Ortadoğu'da doğrudan müdahaleci tavır sergilemeyeceği birkaç yıldır tecrübe edilmiş vaziyette.

Peki, ama böylesine gergin bir ortamda ABD nereye kadar bu tavrını sürdürebilir?

Bu soru şimdilik cevapsızdır. Özellikle ABD'de yapılacak başkanlık seçimleri neticelene kadar da cevapsız kalacaktır.

Elde var olan bilgiler ABD'nin, İran'ı ama öyle ama böyle kendisine yakınlaştırmaya çalıştığı hatta bunu en yakın dostları olan İsrail ve Suudi Arabistan'a rağmen yaptığını gösteriyor.

Uzun vadede, batı sistemine doğalgaz hatları üzerinden İran'ın entegre edilmesi, bu ülkenin Rusya ve Çin ile olan ilişkisini bozabilir ama mevcut rejim durdukça bunun da mümkün olmadığı açık.

Dolayısıyla ABD, Ortadoğu ile beraber tüm Avrupa ve hatta Asya coğrafyasını içerisine alan büyük bir kumar oynuyor ve bu kumarda eli sandığı kadar güçlü olmamakla birlikte şansı da yaver gitmeme potansiyeline sahip.

Benzer şekilde ABD'nin, Türkiye'nin genel hassasiyetlerini ve menfaatlerini Suriye krizinde de gözetmediği açıktır.

Aksi olsaydı PYD'ye bu derecede destek vermezdi.

Ancak bakın şu işe ki yine Türkiye ile alay edercesine PKK-PYD'ye Suriye'de alan açabilmek için savaş uçaklarını bizim topraklarımızdan kaldırıp, yine aynı terör gruplarına destek vermek için askeri danışmanlarını bizim topraklarımız üzerinden Suriye'ye sokabiliyorlar.

Bu durumun izahının mümkünatı yoktur.

AKP "Türkiye'nin mi yoksa ABD'nin mi menfaatleri öncelikli?" sorusuna ABD'den yana tavır almışçasına cevap vermişe benziyor.

Acaba ülkemizi ziyaret eden ABD Genel Kurmay Başkanı Joseph Dunford'a "müttefik ve stratejik ortaksak ve benden daha fazla işbirliği bekliyorsan PKK-PYD'yi desteklemekten vazgeç" uyarısını kararlı bir şekilde yapabilmiş ve bu kararlı mesaj karşı taraf nazarınca dikkate alınmış mıdır?

Normalde sergilenmesi gereken tavır bu olmalı, fakat hiç ümidimiz olmasa da bir ihtimal bu ikazın yapılıp yapılmadığını önümüzdeki günlerde görürüz. 

Makaleyi Hemen Yorumla