ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
Türkiye İçin Karar Anı Geldi / İsmail Özdemir 372 okunma - 08 Şubat 2016

Esad rejiminin, Rusya ve İran desteği ile ilerleyişi, Suriye'de yaşanan koşulları artık yeni ve geçmişte benzeri olmayan bir noktaya ulaştırdı.

Geride bıraktığımız hafta, Halep'in kuzeyinde yer alan yerleşim yerlerini muhaliflerden alarak büyük bir saha ilerleyişi gerçekleştiren ve yine muhaliflerin en önemli merkezlerinden birisi olan Halep'in kontrol altına alınmasında çok önemli bir kazanım sağlayan Esad güçleri, artık Halep'e ulaşan en önemli ikmal yolunu kesmiş durumda.

Sınırlarımıza doğru yoğun bir sığınmacı akını yaşanıyor. Halep'in düşmesi haline 200 bin civarında Suriyelinin, Türkiye'ye geleceği ifade ediliyor. Mevcut durumda 70 bin kişinin Öncüpınar sınır kapısından giriş yapmaya başladığı da iddialar arasında.

Bu olayın 25 Şubat tarihine ertelenen ve Suriye krizinin BM çatısı altında çözülmek istendiği görüşmeler öncesinde yaşanması şüphesiz ki kurulacak olan masanın dengesini, 29 Ocak günü kurulduğu halinden çok daha farklı bir hale sokacaktır.

Zira 25 Şubat'a kadar Rusya'nın desteği ile Halep'i geri alması haline Esad'ın, muhalifler karşısında iki önemli üstünlüğü olacak ve bu netice görüşmelerin sonucuna da doğrudan yansıyacaktır.

Şayet Halep'i alabilirse Esad'ın masada eli daha güçlü olacak, kendi tezi kuvvetlenecek ve diğer taraftan iki yapılı (bir tarafta Esad ve Rusya'nın desteklediği PYD gibi muhalif görünen yapılar, öbür tarafta Türkiye, S. Arabistan ve Katar gibi ülkelerin desteklediği muhalif güçler) muhalefet bloğunu daha kolay bölmeyi başarabilecektir.

Halep'te bulunan muhaliflerin Türkiye ile olan insani yardım koridorunun kesilmesi bu saatten sonra sadece Suriye'nin değil, bölgenin kaderinin değişmesine sebep olacaktır.

Türkiye ise bu şekillenme sürecinde ne yazık ki oyunun en zayıf halkası haline dönüştü.

Ne Türkmenleri olması gerektiği gibi koruyabildi, ne sınırlarımız boyunca uzanan sahada PKK-PYD'nin yapılanmasına mani olabildi nede AKP'nin başından beri kolladığı ılımlı muhalifler olarak tanılan kesimin kazançlı çıkmasını sağlayabildi.

Yani Türkiye'nin hiçbir tezi Suriye'de karşılık bulamadı ve bu durum günden güne değil, artık geçen her saat için Türkiye'nin milli güvenliğinin tehlike boyutunu artırmaya başladı.

 

TÜRKİYE, ABD'YE BU DERECEDE GÜVENMEMELİYDİ

Belki de Türkiye'nin en büyük sorunu ABD'ye bu derecede fazla güvenmek oldu!

Suriye krizinin başladığı 2011 yılında ABD ile beraber hareket eden ülkelerin, eninde sonunda Esad'a karşı, tıpkı Libya'da olduğu gibi müdahale edeceğini düşünen AKP iktidarı, göreve geldiği günden bu yana Ortadoğu'daki askerlerini geri çekme politikasını izleyen Obama yönetiminin, Suriye'ye doğrudan askeri müdahalede bulunmayacağını görmedi!

Nitekim Obama yönetiminin Esad'a karşı askeri müdahalede bulunulmasını, ülkede muhaliflere karşı "kimyasal silah kullanımı" şartına bağlamasına rağmen, bu olay gerçekleştiğinde dahi harekete geçmeyişi ve Rusya'nın tezine destek vererek Esad'ın kimyasal silahlarının imhası karşılığında askeri operasyon yapmama kararını alması bu durumu açık bir şekilde gözler önüne sermişti.

Şurası açık ki ABD yönetimi en başından itibaren Suriye'nin geleceği ile ilgili hep aynı noktada duruyordu ve bu pozisyonunu da asla değiştirmedi. IŞİD tüm bu planların merkezinde duran iki yüzlü bıçağın sadece bir tarafıydı.

ABD'nin planına göre ülkenin kuzey kesimini PKK-PYD'nin kontrol ettiği alan, Akdeniz sahil şeridi boyunca uzanan ve ülkenin belirli noktalarında içerisine kadar giren sahada Esad, geriye kalan ve Irak sınırına kadar uzanan sahada ise Sünni güçlerin var olması tasavvur edilmişti.

Rusya'nın 30 Eylül günü Suriye'ye gelerek hava operasyonlarına başlaması ve ardından ileri nesil donanımlara sahip kara araçlarını (T90 tankları gibi) Esad güçlerine vermesi, ABD'nin bu planına destek olur bir seyir izledi.

 

TÜRKİYE-ABD DEĞİL ABD-RUSYA STRATEJİK ORTAKLIĞI!

Esad'ı destekleyerek kontrol ettiği sahaları genişletmesine yardımcı olan Rusya, ABD planıyla çelişmeyecek şekilde PKK-PYD'yi de desteklemeyi sürdürdü.

Rusya, ABD'nin kuzeyde yer alan PYD için koridor oluşturması planına sadık kalıp, hatta yine ABD gibi PKK-PYD'yi destekleme stratejisine katkı sunarken, karşılığında ABD'den ise Esad'ın planlanandan daha fazla kontrol alanına ses çıkarmama karşılığını aldı.

Bu bakımdan stratejik ortaklık laflarının uçuştuğu Türkiye-ABD ilişkisindeki çelişkiler, üzeri kapalı da olsa ABD-Rusya ilişkilerinde kendisini gösterdi.

Daha genel bir ifadeyle bugün Suriye ile ilgili olarak "stratejik ortaklık" tanımının kullanılabileceği iki ülke ABD ve Rusya'dır.

Türkiye olan bitenler karşısında tabir yerindeyse bilerek "lades" oldu.

IŞİD bahanesi ile ABD'nin, Türkiye'deki üsleri kullanma talebinin karşılık bulması ABD tarafından "yavaş işleyen bir takvim" olarak değerlendirildiğinde, ABD yönetimi karşı bir hamle yaparak PKK-PYD'yi destekleme konusunda manevra yaptı.

Ayn El Arap'ta PYD-IŞİD arasında "suni olarak yaratılan" çatışmalarda, Türk hava sahasının ABD kargo uçaklarına açılarak, bu uçaklardan PKK-PYD'lilere havadan silah ve mühimmat yardımı yapılmasına onay vermek ise en büyük ve tarihi bir hata oldu.

Nitekim bu olayla başlayan ABD'nin, PKK-PYD'yi destekleme girişimleri hem aleni bir hal aldı, hem de ilerleyen dönemlerde hız kazandı.

Üstelik bu durum Temmuz 2015'te ABD uçaklarına İncirlik üssünün açılmasıyla da değişmedi, tam aksine ABD-PYD arasındaki işbirliği arttı ve İncirlik'ten kalkan uçaklar, bizzat PKK-PYD'liler nereyi gösterdiyse, orayı vuracak boyuta ulaştı.

 

TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDE TEK SEÇENEK KALDI

Şimdi Türkiye'nin önünde Suriye'de olan biteni önleme yada bir başka deyişle, sahadaki dengeleri yeniden değiştirme ve en temeli milli güvenliğini koruma anlamında tek bir seçenek duruyor.

Artık muhaliflerin desteklenmesi meselesi elle tutulur bir sonuç vermeyeceği, Rusya'nın yoğun hava harekatları ve Esad'a askeri desteği ile "saha dengesini" kendi istediği yöne doğru sürüklemesini göz önünde bulundurursak bu seçenek: Suriye'ye doğrudan müdahalede bulunmaktan başka bir sonucu doğurmuyor!

Ancak en başında belirtmek gerekir ki bunun bir bedeli olacaktır.

Aslına bakarsanız bu bedel doğru karardan öte, esas itibarıyla geç kalınmışlıkla alakalıdır ve yine bu yanlışın sorumluluğu da başlı başına AKP iktidarındadır.

2011-2013 arasında PKK-PYD'nin hesapları gözetilerek Suriye sınırımız boyunca oluşturulacak bir "güvenlik kuşağı" hayata geçirilebilmiş olunsaydı, bugün ne Akdeniz'e açılacak koridordan, ne Esad'ın bu derecede ilerleyişinden, ne yoğun bir sığınmacı sorunundan, ne Türkmen varlığının yok edilme çabasından ve en mühimi belki de Rusya'nın Suriye'de operasyonlara başlamasından söz etmiyor olacaktık.

MHP Lideri Devlet Bahçeli olan biteni 6 Ağustos 2012 tarihinde "Ülkemize yönelen tehditleri en aza indirmek amacıyla, batı ucu Afrin'i ve doğu ucu da Kandil'i içine alacak biçimde tesis edilecek hilal şeklindeki güvenlik kuşağı bir an önce sağlanmalı ve icra edilmelidir." şeklinde değerlendirmiş ve yapılması gerekenin ne olduğu açık bir şekilde ifade etmişti.

Şayet AKP iktidarı bu tarihi uyarıyı dikkate almış olsaydı bugün terör belasının ve sığınmacı sorununun bu derecede yoğun boyutlara ulaşması mümkün olmayacak, Türkiye'nin milli güvenliğini tehdit eden gelişmelerin seyri şimdiki göründüğü haliyle derinleşmeyecekti.

Bu milli çağrıyı görmezden gelip, ABD'nin peşine takılanların Türkiye'yi sürüklediği tehditten çıkarabilmesi için önünde bulunan seçeneğin teke düştüğü ve cesaretle bunun arkasında durması gerektiği bir dönemin içerisindeyiz.

Makaleyi Hemen Yorumla