ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
SURİYE'DE BATAĞA SAPLANIP İSRAİL'E SARILMANIN BEDELİ NE OLACAK? / İsmail Özdemir 348 okunma - 12 Şubat 2016

Almanya Başbakan'ı Angela Merkel geride bıraktığımız 2 aylık zaman içerisinde ülkemizi üçüncü kez ziyaret etti.

Ziyaretin konusu malumdu: Avrupa'nın başa çıkamadığı sığınmacılar meselesi.

Özellikle Rusya'nın hem hava hem de karadan destek verdiği Esad, Hizbullah, Şebbiha ve PYD'nin Halep'in kuzeyinde başlattıkları "ortak operasyon" sonrasında Türkiye'ye doğru yeni ve yoğun bir göç dalgası daha yaşanmaya başlamışken, Merkel 18 Ekim'de Türkiye'ye yaptığı ilk ziyaretin yansıması olan "Geri Kabul Anlaşması'nın" koşullarının hayata geçmesi için AB-Türkiye arasında yoğun bir temas trafiği yaşanıyor.

Merkel'in bu meselede diğer AB ülkelerine nazaran daha fazla çalışıyor görüntüsü vermesinin asıl sebebiyse, AB'nin sığınmacılar sebebiyle sarsılan yapısını kurtarmaktan öte, Almanya'da sığınmacılarla ilgili hükümet politikalarının yoğun eleştiriye tabi tutuluyor olmasıdır.

İki ülke arasında yaşanan görüşmelerde öne çıkan meseleler, AB'nin daha önce sığınmacılar için Türkiye'ye taahhüt ettiği 3 milyar avroya ilave olarak ek bir bütçenin daha sağlanması ve NATO kapsamında Akdeniz üzerinden yapılan insan kaçakçılığının önlenmesine yönelik ortak adımlar atmak olarak göze çarptı.

Merkel'in ziyaretinde sığınmacılar için AKP'nin talep ettiği ilave ödenek verme meselesini "şimdilik 3 milyar avroyu kullanın gerisine bakarız" şeklinde geri çevirdiği basına yansıdı.

NATO ise Türkiye ve Almanya'nın talebi doğrultusunda sığınmacıların Türk toprakları üzerinden AB ülkelerine geçişini durdurmak ve insan kaçakçılığını engellemek için Ege Denizi'nde göreve başlayacağını açıklandı.

Dolayısıyla Suriye merkezli yaşanılan yeni ve yoğun göç dalgasına yönelik olarak Türkiye'nin diğer ülkeler ile beraber attığı adımlar ve önlemler şimdilik bu seviyede kaldı.

* * *

Ancak hiç kimse bir yandan Esad'ın, diğer yandansa PKK-PYD'nin ilerleyişinin daha büyük göz dalgasının Türkiye topraklarına gelebileceği gerçeğine dikkat etmiyor.

Yaklaşım tarzı sığınmacılar meselesiyle sınırlı kalırken, diğer taraftan Türkiye'nin Suriye'de yaşanan saha hareketliliği itibarıyla ne derecede tehlikeli bir sürecin içerisine sokulduğu arka plana atılıyor.

Böylesi bir dönemde Erdoğan'ın, geçmişte PKK-PYD'li teröristlere yardım ulaştırılması için hava sahamızı açması, Habur üzerinden ülkeye giriş yapan ve yanlarında yine PKK-PYD'li teröristlere verilmek üzere yoğun mühimmat ve silah bulunan peşmergelerin geçişine onay vermesi yok sayılarak ABD ile "dostun ben miyim, yoksa PKK-PYD mi?" polemiğine giriliyor.

ABD ise Türkiye'nin en üst düzeyde yani Cumhurbaşkanlığı makamından yapılan eleştirilere Dış İşleri Sözcülüğü seviyesinde karşılık vermesi ise bir bakıma meselenin vahametini gözler önüne seriyor.

Erdoğan "ortağım" dediği ABD'ye çağrıda bulunurken kendisine normal şartlarda ABD Başkanı cevap vermesi gerekirken, Obama yönetimi bu işi Başkan Yardımcısı yada Dış İşleri Bakanlığı'nı geçin, bir bakanlık biriminin sözcülüğü makamında karşılıyor!

Neresinden bakarsanız bakın Türkiye'nin nasıl acınası bir hale dönüştürüldüğünün fotoğrafı gizlenemez.

Türkiye gibi büyük bir ülkenin görüşleri AKP sayesinde artık bıraktın müttefik olduklarımız iddia edilenleri, diğer ülkeler nazarında dikkate alınmıyor demek ki!

Böylesi bir dönemdeyse AKP iktidarının İsrail ile ilişkileri bir an evvel normalleştirme çabasına girmesi dikkatlerden kaçmıyor.

Geçmişte "katil, terörist" dedikleri İsrail'e bugün bir çırpıda "Dostumuz İsrail, İsrail'e ihtiyacımız var" yaklaşımını sergileyerek dış politikamızın ortada bulunan "vahim yalnızlığını" aşacak anahtar olarak çare İsrail'e yakınlaşmakta bulunuldu.

* * *

Bunun için Erdoğan aralarında geçmiş yıllarda dünyada ilk kez bir Müslüman olarak kendisine verilen "Yahudi Cesaret Ödülü'nün" takdim mercii olan Yahudi kuruluşu dâhil, bazı önemli Yahudi temsilcileriyle Beştepe'de bir araya geldi.

Peşi sıra Cenevre'de İsrail ile Türk yetkililerin buluştuğu, ilişkilerin normalleşmesi için koşulların tartışıldığı ve karara bağlanmak istendiği toplantının bilgilerine ulaştık.

İsrail'e karşı AKP'nin görünürdeki çelişkili, özde ise makul olan yaklaşımındaki göze çarpan bir diğer mesele ise Suriye'nin kuzeyi boyunca PKK-PYD'ye müsaade etmeyeceğini söyleyen Türkiye'nin, "Kürt devleti mutlaka kurulmalı, bunun vakti geldi" diyen İsrail'e bu derecede yakın bir görüntü sergilemesidir.

Tüm bunlar olurken Türkiye'nin, Suriye'nin kuzeyinde bulunan ve Azez-Cerablus arasında kalan alanda "güvenlikli bölge tesisi için sınır ötesinde askeri operasyon yapmak istediği" günlerdir hem yerli, hem de yabancı basın tarafından sürekli üzerinde durulan bir konu haline geldi.

Suriye'de Halep-Öncüpınar hattının Rusya desteği ile Esad tarafından kesilmesi ve PKK-PYD'nin Afrin'den başlayarak Azez-Cerablus hattı içerisinde ilerlemesi, PKK-PYD'nin Rusya'da temsilcilik açması ve ABD'nin PKK-PYD'yi desteklemeyi sürdüreceğini açıklaması AKP'yi "acil bir çıkış yolu bulmak" seçeneğine yönlendirmişe benziyor.

Fakat bu durum akıllı ve soğukkanlı bir hareket tarzını ve başarılı bir stratejiyi uygulamayı yansıtmaktan öte "denize düşen yılana sarılır" anlayışıyla kendisini gösteriyor. İsrail'le yakınlaşma çabaları işte bir bakıma bu anlayışın ürünü olarak kendisini açığa çıkarıyor.

* * *

Suriye'de hamle yapabilecek bazı imkanlara erişebilmek için İsrail'in bölgesel desteğini ve ABD'deki lobi gücünü arkasına almaya çalışan AKP, diğer yandan aynı İsrail'in daha birkaç hafta evvel Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile bazı ortak anlaşmalar yaparak Akdeniz'de Türkiye'nin sahip olduğu alanın küçültülmek istendiğini, Kıbrıs'ın bu uğurda kurban edilmek üzere olduğunu ise umursamıyor yada anlamamakta ısrar ediyor.

Oysa mevcut durumda Türkiye'nin milli güvenliği açısından Suriye dikkatleri çeken bir alan olsa da, yaşanan tüm bu gelişmeleri üst üste koyduğunuzda Türkiye'yi Suriye'de hamle yapma karşılığında taviz vermeye zorlayan çok çetin şartlar bulunuyor.

Durumu örneklersek, mesele satranç tahtasında bir hamle yapıp, karşı safımızda bulunanların "şah" restine karşılık, bu tehdidi önlemek için "vezir" feda etmekten başka seçenekleri de bize sunuyor.

Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'deki egemenlik haklarımızın, AKP tarafından gözden çıkarılması işte tam da bu örneklemeyi andıracak bir tavrı tarifliyor.

AKP'de milli bir bakış açısı bulunmadığından, Türkiye için atılacak adımlarda "kararlı ve cesur" olmayı gerektirecek hiçbir tavır yoktur ve asıl aşılması gereken de zaten bu yanlış bakış açısından kurtulmaktır.

14 yıldır iktidarda olmasına rağmen, Türkiye'yi içerde ve dışarda büyük bir kuşatılmışlığa mahkûm bırakan anlayış, Türkiye'ye kaybettirirken hep başkalarına kazandırdı.

Yine takvimi başa sararak insan sormadan edemiyor: Acaba Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu'nu bir gecede boşaltıp, askere ricat etme emrini AKP vermemiş olsaydı, bunca sıkıntıyı yaşar mıydık?

Makaleyi Hemen Yorumla