ANASAYFA BİYOGRAFİ MAKALELER MANŞETLER ZİYARETÇİ DEFTERİ İLETİŞİM
DR. A. CÜNEYT KÜSMEZ İLE SÖYLEŞİ / Burak Özcan 236 okunma - 15 Mayıs 2018

-Cüneyt Bey, ABD’nin Suriye’den çekilip çekilmeyeceği üzerine tartışmalar sürerken ABD-İngiltere-Fransa üçlüsü Suriye’ye bir operasyon gerçekleştirdi. Bu üçlü operasyonun gerekçesi olarak Doğu Guta’da gerçekleştirilen saldırıda kimyasal silah kullanıldığı iddia etti. Bu operasyon sonrası çeşitli tezler savunuldu, operasyonun hedefinin kimyasal silahlar değil de, Esad üzerinden Rusya’ya ve bölgeye mesaj verdiği iddia edildi. Sizce ABD Suriye’yi neden vurdu?

Suriye’deki son gelişmeleri, 2010 yılı Aralık ayında Tunus’ta başlayan ve Batı tarafından Arap Baharı olarak adlandırılan aslında toplumsal bir hareket olarak sunulan ve ancak sonuçları itibariyle öyle görülmeyen olaylardan ayrı inceleyemeyiz. Nitekim Tunus, Libya, Mısır, Yemen ve Bahreyn’de meydana gelen bu olaylar, siyasi ve sosyal sonuçları itibariyle incelendiğinde bize, batının ekonomik bir çıkar paylaşımı maksatlı yürüttüğü küresel bir mücadelenin alanını tarif eder. Bu alan, başlangıçta “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) daha sonra “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri Projesi” (GOP) şeklinde belirlenmiş ve uygulayıcısı olarak ABD’yi, destekleyicisi ülkeler olarak ise AB (Avrupa Birliği) ülkelerini karşımıza çıkarmıştır. Bu bir sınır düzenlemesi olarak görülse de asıl maksadı Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasını içerisine alan siyasal bir düzenlemedir. Bölgedeki ülkelerin kısmen sınırlarını yeniden belirlemek ve kısmen de o bölge ülkelerinde batı yanlısı yönetimleri batı politikalarını uygulatmak üzere tesis etmektir.

Şimdi burada çok önemli bir husus var: Batı bu politikalarını ABD liderliğinde uygularken bölgeyi dört kategorik müdahale stratejisi içerisinde dizayn etmek istiyor. Bunları şöyle belirtebiliriz:

Birincisi, doğrudan müdahale edilecek ülkeler,

İkincisi, müdahalede politikasını dayandırdığı ülkeleri,

Üçüncüsü, müdahalede desteklemesini ve/veya sessiz kalmasını istediği ülkeler,

Dördüncüsü, müdahalede uzak tutulmasını istediği ülkeler.

Bu kategorik niteleme ise projenin hayata geçirilmesi sürecinde bir bütün olarak orta ve uzun vade uygulama süreci olarak şekilleniyor. Yani bu dörtlü etki altına alınan/alınacak ülkeler kısa ve uzun vadede pozisyon değiştirebilecek bir duruma girebilecek şekilde esnek görülüyor. Şöyle ki;

Batının Orta Vade Müdahale Stratejisi;

Doğrudan müdahale edilecek ülkeler; Tunus, Libya, Mısır, Yemen, Bahreyn, (Müdahale gerçekleştirilmiştir.), Suriye (Müdahale devam ediyor).

Müdahalede politikasını dayandırdığı ülkeler; İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Irak.

Müdahalede desteklemesini ve/veya sessiz kalmasını istediği ülkeler; Türkiye, Katar, Lübnan, Umman.

Müdahalede uzak tutulmasını istediği ülkeler; İran, Rusya ve Çin.

Batının Uzun Vade Müdahale Stratejisi;

Doğrudan müdahale edilecek ülkeler; Suriye (Müdahale devam ediyor veya tamamlandı), İran, Türkiye, Katar, Lübnan, Umman.

Müdahalede politikasını dayandırdığı ülkeler; İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Irak.

Müdahalede desteklemesini ve/veya sessiz kalmasını istediği ülkeler; Tunus, Libya, Mısır, Yemen, Bahreyn.

Müdahalede uzak tutulmasını istediği ülkeler; Rusya ve Çin.

Batının ABD liderliğinde yürütmek istediği bu stratejinin, meydana gelen olayların süreci göz önünde bulundurulduğunda orta vadede 3-5 yıl, uzun vadede ise 5-10 yıl olarak planladığı anlaşılmaktadır.

Bu genel çerçeveyi çizmeden ABD’nin bölgede ne yapmak istediğini anlamak biraz zor olur. Şimdi asıl sorunuzun cevabını vermek gerekirse, ABD’nin Ortadoğu’da uygulamak istediği bu küresel stratejisi, daha uzun vadeli uygulamalara geçemeden hatta kısa vadede dahi sekteye uğramıştır. Yani Rusya ile küresel stratejik rakip olarak mücadele ederken hatta onu kısmen baş edebilecekken bu mücadeleye hiç beklemediği bir anda müdahaleye sessiz kalmasını düşündüğü Türkiye ile müdahaleye uzak tutulması gerektiğini düşündüğü İran’ın bölgesel stratejik rakip olarak karşısına çıkması ki -burada Türkiye İran’a nazaran daha aktiftir- kısa vadede stratejisini çökertmiştir. Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 hain ABD destekli FETÖ darbesini bertaraf etmesi ve akabinde “Fırat Kalkanı Harekâtı” ile bölgeye fiziken müdahil olması ve bu hamlesini “Zeytin Dalı Harekâtı” ile pekiştirmesi ABD’nin planlarını tamamen bozmuştur. Şimdi bu gelişmelerden sonra ABD’nin stratejisinde revizyona gittiği anlaşılmaktadır. Yani ABD, küresel askeri güç olarak gördüğü Rusya'nın İran ile birlikte Şam üzerindeki denetim ve kontrolünün genişlemesini engellemek ve bölgede yeni muhtemel batı karşıtı ittifakları önlemek için Cenevre'de ilerleme kaydedemediği diplomatik etkinliği askeri güç ile sağlamak istiyor. Bir bakıma sınırımızda başaramadığı terör koridorlu etki sahasını Hayfa-Şam hattında İsrail koridorlu etki sahasına dönüştürmek istiyor. Dolayısıyla burada mesele, Esad meselesi olmaktan çıkmış gözüküyor. Mesele, ABD'nin kendi inisiyatifi ile Suriye'nin parçalanmasını, kuzeyden Türkiye'nin zamanında müdahalesi ile sonuçlandıramaması üzerine hareket tarzını değiştirerek merkez-güneyden yeni bir cephe açmayı denemesidir. Bunun ilk işaretini ise kuzeyde Fransa vasıtasıyla Türkiye'yi oyalamayı planlarken güneyde kurmuş olduğu Fransa-İngiltere destekli üçlü ittifakla yapmış olduğu hava harekâtı olmuştur. Çünkü bu projenin gerçekleşmesinde çok güvendiği kuzeyde PKK/YPG teröristlerinin etkisizliğinin kendisine vakit kaybettirdiğini düşünerek tesis edileceği yakın gözüken Şam merkezli yeni bir yönetimin planlamasına dâhil olmak istiyor. Nitekim hukuki bir uluslararası meşruiyet olmadan ancak vicdani haklı gerekçeler taşıyan bir hava harekâtını uluslararası kimyasal silahların denetimini yapacak BM heyetinin daha Guta’ya gitmeden gerçekleştirmesi bunun en büyük kanıtıdır.

 

-Türkiye, ABD’nin Suriye’yi vurmasını destekleyerek, Rusya ve İran’dan farklı bir tutum aldı. Son dönemde aynı eksende bulunduğu Rusya ve İran’dan ayrı bir tavır almasının Türkiye’nin Suriye politikasına ve pozisyonuna etkileri olacağı söyleniyor. Örneğin bu tutumun Türkiye ile ABD arasında yakınlaşmaya yol açabileceği iddia ediliyor. Sizce Türkiye, Rusya’dan uzaklaşıp ABD ile yakınlaşır mı?

Türkiye’nin ABD-Fransa-İngiltere ortak hava harekâtını desteklemesi Suriye’de Türkiye lehine gelişen jeopolitik stratejiye aykırı bir durum teşkil etmez. Türkiye, bu harekâtı sadece vicdanı gerekçeler üzerinden olumlu görmüştür. Bu harekât bir bakıma daha önce belirttiğimiz gibi ABD’nin Suriye’de yalnız kaldığını hissetmesinin verdiği maksatla merkezde kendisine yer açma istediğinden kaynaklanmaktadır. Sadece kuzeyde değil merkezde de varım demesinin bir sonucudur.

Burada dikkat edilecek olursa Türkiye’nin Suriye’ye yönelik bölgesel stratejisi, merkez odaklı Esad’ın cezalandırılması, kuzey odaklı ise varlığının kabul edilmesi şeklinde gelişmektedir. Yani birinci öncelik Suriye’nin kuzeyinde güvenlikli ve tarafımızdan uygulama esasları belirlenen bir politika, ikinci öncelik ise Esad’sız bir merkez yönetiminde söz sahibi olmak yönündedir. Bilindiği gibi bölgesel stratejimizin kuzey bölümünde ABD ile anlaşamazken merkez bölümünde Rusya ile tam anlaşma içerisinde değiliz ancak lehimize bölgede bir denge sağlanmış durumdadır. Bu denge halinde yani şu an itibariyle stratejimize yönelik politikamızda, Üçlü İttifakın yaptığı hava harekâtı, önemli bir değişikliğe yol açmayacaktır. Çünkü bakın burası çok önemli bir nokta: Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG terörist alanlarını temizledikçe ve kuzey bölgesini kontrolü altına aldıkça, Şam merkezli ne tür operasyon olursa olsun kısa dönemde merkezin kuzey ile irtibat kurmak zorunda olduğu tek ülke olacaktır. Bu ise Esad’sız (Esad’lı olsa dahi) muhtemel bir merkez yönetimin Türkiye ile anlaşmak zorunda olacağı anlamına gelecektir. Burada tehlikeli tek durum, elde edilen bu avantajlı halin, yani ABD ile kuzeyde stratejik rakipken merkez için stratejik ortak olma durumuna dönüşmesi demektir. Bu iki durumu yürütebilme başarısı mümkün olamayacağından aynı zamanda Rusya ile İran’ın kuzeyde Türkiye’ye verdiği sessiz desteğin sürdürülebilirliğini de zora sokacaktır. Sonuç olarak Türkiye bekasının vazgeçilmez şartı olan Suriye’nin kuzeyindeki “güvenlikli bölge tesisi” hedefinden uzaklaşmamalı veya bu hedefi etkisiz hale getirecek küresel düşüncelere girmeden bölgesel hareket etmeye devam etmesi daha uygun bir hal tarzı olacaktır. Diğer bir ifade ile dikkati Şam’a odaklı Rusya ve İran’ın yanında yer almaya çalışan ABD ile daha kuzeyi tam kontrol etmeden Şam merkez yönetimine yönelmek, sonuçları itibariyle kazançları da kaybettirme riski taşıdığı gibi Cenevre karşısında Astana mutabakatını da parçalamış olacaktır. Bu hususu daima göz önünde bulundurmak lazım.

 

-Küresel güçlerin Suriye’deki hamleleri, Türkiye’nin ulusal savunma sanayisini ve özellikle de hava savunma sistemini daha da güçlendirmesi gerektiğini, Türkiye’nin yeni bir güvenlik konsepti ihtiyacı olduğunu gösterir mi?

Bu konuyu isterseniz Batının dünyaya bakışının tarihi derinliklerinde yatan ve değişmeyen nitelikleri üzerinden konuşalım. Fazla da detaya girmeden özet bir tablonun açıklanması olarak izah etmek isterim. Ayrıca belirtmek istediğim bir husus da şu ki Batının bu düşünce yapısı günümüz küreselleşme algısının da temelini oluşturur. Bu batı düşünce yapısına karşı ilk kez burada açıklamasını yaptığım izlenecek yol/strateji bizi daha güçlü kılacaktır.  “KÜRESEL DÜŞÜN, BÖLGESEL HAREKET ET” (KDBH).

Bu, artık “Küresel düşün ve küresel hareket et” (KDKH) prensibini yüzyıldır acımasızca uygulayan batının karşısına çıkan yeni bir stratejik düşünce yapısıdır. Ve Suriye’de yapılan her türlü askeri/diplomatik uğraşların esin kaynağıdır.

 

STRATEJİ MÜCADELESİNDE KÜRESEL-BÖLGESEL ARKA PLANIN KARŞILAŞTIRMASI

 

EKONOMİK

ASKERİ

SOSYAL

SİYASİ

KDKH

Kolonyal-Emperyal

İstila-İşgal-Nüfuz

Çokkültürlülük

İdeolojik Yayılma

KDBH

Milli Ekonomi

Milli Ordu

Kök Kültür

Milli İrade

 

“Öncelikle İnsan-Coğrafya birlikteliğini tarih, kültür ve ülkü ile vatan-millet birlikteliğine dönüştürmüş devletler, bu bilinçlerinin farkında olduğu sürece küresel hareket eden tüm devletlerin stratejilerini bozarlar.”

Şimdi Suriye durumunda gelişmeleri yeniden değerlendirirsek;

ABD, Suriye’de inisiyatifini kaybetmek üzere olduğunu hissettiğinden ve tek başına yürüttüğü küresel stratejinin hırpalandığını gördüğünden yanına İngiltere ve Fransa’yı da alarak Suriye stratejisini yeniden kurmak ve dünya kamuoyu oluşturmak istiyor. Müdahalesindeki acelecilik buradan kaynaklanıyor. Cenevre ve BM’de diplomasiyi ilerletememesi ve NATO kapsamında bir harekâtı ise bölgesel güç olma yolunda bir strateji izleyen Türkiye’nin kazançlı çıkacağını düşünmesi nedeniyle önceliğine almıyor. Dolayısıyla süratle kurulan bu üçlü ittifak (ABD, İngiltere ve Fransa- İttifaka katılmayan Almanya ve İtalya’nın ise gelişmeleri takip ederek sonradan müdahil olacağı bu operasyonu desteklemesi, güç ihtiyacı olduğunda katılacağı anlamındadır.), yaptığı müdahale ile bölgenin genel durumunu yeniden görmek ve tepkileri ölçmek istiyor. Ancak bir kara harekâtı yapmadan bu bölgede özellikle Şam’da etkili olamayacağını da biliyor. Bu bakımdan Rusya’nın da bir an önce Esad’ı desteklemesini bırakmasını istiyor. Çünkü Rus askeri varlığının ABD için olası bir kara harekâtında büyük bir engel teşkil ettiği çok açık.

Türkiye ise yaptığı Afrin ve El-Bab harekâtı ile ABD’nin bir adım önünde. Eğer ABD ve müttefikleri Suriye’de bir kara harekâtı yaparsa Türkiye bu durumda kuzeyde daha avantajlı bir konuma geçerek doğuya planladığı harekâtı daha da hızlandıracaktır. Görünen o ki ister Esad kalsın ister kalmasın mesele daha önce de belirtildiği gibi Suriye’nin coğrafi sınırlarının yeniden çizilmesi planlamasında Üçlü İttifakın güç kazanma gayretidir. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde avantajlı konumunu güçlendirmek için ABD ve müttefiklerinin yaptığı bu müdahale ile verdiği kozu, güvenliğini hissetmediği yer ve zamanda özellikle “güvenlik koridoru” temini için kullanabilecektir. Hangi bölgelerin olabileceği Türk tarihinin şerefli sayfalarında yazmaktadır.

İşte bu stratejiyi yani küresel düşünerek bölgesel hareket etmeyi öncelikle ekonomik bir güç olmanın ön koşuluna bağlı kılar. Türkiye, son dönemde bunun farkına varmıştır ve özellikle savunma sanayiinde gösterdiği kayda değer gelişme bölgesel güç olmasında katkı sağlamıştır. Konvansiyonel silah sistemlerine ilave olarak hava savunma sistemlerini İHA, SİHA ve uzaktan komutalı yüksek irtifa hava savunma sistemlerini envanterine dâhil ederek caydırıcılık etkisini artırmıştır. Diğer taraftan kara silah sistemlerinde özellikle paletli ve tekerlekli zırhlı araçların modern donanımlarla güçlendirilmesi ve bu silah sistemlerine yerli imkânlarla üretilen mühimmatın eklenmesi çok önemli gelişmelerdir. Tamamen milli ekonominin sayesinde gerçekleşen bu hamleler, orduyu daha da milli bir hale getirecektir. Burada bir önemli bir noktada şu ki silah ve teçhizat ne kadar milli olursa onun kullanma doktrini de o kadar milli olacaktır. Bu da doğal olarak NATO’dan bağımsız bir güvenlik konseptini zorunlu kılacaktır. Yani bir bakıma bölgesel hareket etme kabiliyeti ve serbestisini bize kazandıracaktır. Etki sahası genişledikçe ilgi sahası da genişleyecektir ve gün gelecek küresel düşünerek bölgesel hareket eden Türkiye küresel düşünerek küresel hareket eden bir güç olacaktır.

 

-NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türkiye'ye resmi ziyareti öncesinde, "Hiçbir NATO müttefiki Türkiye kadar terör saldırılarına maruz kalmamıştır" açıklamasını yaptı. NATO'nun birden bire Türkiye'ye hak vermesi, destek çağrıları yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belirttiğim bu hususların artık ABD başta olmak üzere NATO ve AB de farkındadır. Türkiye’nin bağımlı konumuna devam etmesini istemektedirler. Türkiye’nin terör konusundaki hassasiyetini bilmekte ama bu güne kadar anlamamazlıktan geldikleri bu konuyu tekrar gündeme getirerek ittifakın sürmesini istemektedir. Burada şöyle bir durum var. ABD küresel güç olmanın verdiği serbest hareket etme kabiliyetini aslında NATO’dan bağımsız yapmakta ve istediği zaman NATO’yu kullanarak koalisyon, uluslararası güç ve benzeri adlar altında arzu ettiği bölgeye yerleşmenin ilk aşamasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu durum, NATO çizgisinden çıkmaya başlayan veya çıkmayı düşünen ülkeleri tekrar ittifakın içerisinde tutmanın bir yoludur. Nitekim Suriye’nin DEAŞ’tan temizlenmesi harekatında çok uluslu bir koalisyon kullanılırken, Şam’a hava harekatının üçlü bir ittifakla yapılması aslında bir bakıma ABD’nin NATO’yu istediğinde paravan bir meşruiyet örgütü olarak kullandığının da bir göstergesi olmuştur. Buna rağmen Türkiye, NATO içerisinde, yıllardır,

-İttifakın güneydoğu kanadını yetiştirdiği yüksek miktardaki ordusu ile savunmuş,

-ABD harp doktrinini ordusunda temel savaş yöntemi olarak kabul etmiş,

-ABD harp silah ve teçhizatını bir nesil eski modelini yardım ve/veya satınalma yolu ile kabul etmiş,

-Türk ordu mensuplarının askeri bilgi ve becerilerinin geliştirilmesinde tarihi bir tecrübesi olmasına rağmen ABD askeri usul ve esaslarını almış,

-Tehdidin en şiddetlisini sınırlarında hissetmesine rağmen ağır silah sanayini ABD baskısı ile kuramamıştır.

NATO aynı zamanda dünya barışının sağlanılması, uluslararası terörist unsurların temizlenmesi gibi soğuk savaş sonrası dönemde üstlendiği misyonu 35 yıldır terörle mücadelesinde Türkiye’ye özellikle Sovyet tehdidinin bittikten sonra hiçbir destekte bulunmadığı gibi PKK/YPG/PYD/PJAK terör örgütleri ile ilişki kurarak ittifak sorumluluğunu yerine getirmemiştir. Üstelik yetiştirdiği nüfuz ajanları ile ordunun hareket kabiliyetini ve düşünme yapısını bozmuş ve milliğini azaltmıştır. Suriye’deki gelişmeler ve FET֒nün varlığı ABD, NATO ve AB’nin bütün gizli maksatlarını ortaya çıkarmıştır. NATO’nun bu tavrı Türkiye’nin halen izlediği stratejiyi etkilemeyecektir. Artık milli strateji milli bir politikaya dönmüştür. Bu politikada NATO’nun etkisi giderek azalmaktadır.

 

-Sayın Küsmez yapmış olduğunuz açıklamalar için teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey varsa söyleşimizi onla bitirelim.

Öncelikle Türk Milli Politikasına dayalı oluşan Türk Milli Stratejisi bilinmesi gerektiği kısmı ile dünya kamuoyuna açıklanmalı ve yayımlanmalıdır. Bu stratejik açıklama öncelikle bölgesel güvenliğimizin esaslarını ve buna uyacak komşu ve uzak devletleri ve bunlarla ilişkileri tarif etmelidir. Bölge dışı unsurların biz uygun görürsek mücadeleye katılım şartları ortaya konmalıdır. Bu anlamda Birleşmiş Milletler ve NATO’nun çok uluslu harekât uygulamalarına NATO müttefikliğinin yeni rollerini belirlemelidir. Bu ise Türkiye’nin kendi sınırlarına yakın bölgelerde yapılacak operasyonlarda emir-komutanın ve harekâtın sevk-idaresinin Türkiye tarafından yapılmasına yönelik olacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Türk Milli Stratejisinde bu esaslar açıklanarak hem iç hem de dış kamuoyu da bilgilendirilmelidir.

Makaleyi Hemen Yorumla