DR. ALİ GÜLER İLE SÖYLEŞİ / Burak Özcan       441 okunma - 12 Nisan 2018

- Sayın Hocam günümüzde maalesef tarihi bazı gerçekler çarpıtılmakta, bilinçli bir şekilde yürütüldüğünü düşündüğüm bu durumla insanlarımızın kafası karıştırılmak istenmektedir. Gerçekleri çarpıtan bu isimlerin hedefe koyduğu isimlerin başında da Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir. Tarih konusunda ehliyeti olan, olmayan herkesin örneğin Kadir Mısıroğlu ve benzerlerinin Atatürk düşmanlıklarının altında sizce ne yatmaktadır?

Son yıllarda maalesef sizin de bahsettiğiniz gibi, Atatürk ve onun “en büyük eserim” diye övündüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş değerleri üzerinden bir yıpratma faaliyeti yürütülmektedir. Bu faaliyeti yürüten kesimlerin tamamı Türk milleti ve Cumhuriyet ile kavgalı olan insanlardan oluşmaktadır. Gazi Mustafa kemal Paşa Yirminci Yüzyılın başında adı “Türk” olan bir devlet kurmuştur. “Atatürk”, soyadı ile de Türk milletine mal olmuştur. Millet olarak hepimizin ortak değeridir. Bugün için milletimizin ve cumhuriyetimizin değerleri, birlik ve bütünlüğü Atatürk’ün şahsında, düşüncelerinde ve uygulamalarında tecessüs etmiştir. Dolayısı ile hemen hemen tamamı dış destekli olan Atatürk’ü yıpratma faaliyetlerinin ortak amacı, cumhuriyetimizin kuruluş değerlerini ve Atatürk’ü tartışmaya açarak, aslı astarı olmayan, tarihi gerçeklerle hiçbir ilişkisi olmayan yalanlarla ona saldırarak milletimizin birlik ve bütünlüğünü yıkmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaktır. Anlaşılacağı gibi bu bir emperyalist, küresel bir projenin parçasıdır.

Atatürk Müslüman Türk Milletinin değerleri ile barışık bir tarihi şahsiyettir. Fakat, benim “üfürme tarihçiliği” olarak isimlendirdiğim yeni bir yöntemle başka bir Atatürk anlatılmıştır ve anlatılmaktadır. Türkiye’de muhafazakar ve dindar çevrelerin kafasını Atatürk ve cumhuriyet değerleri konusunda karıştıran iki temel eser vardır. Bunlardan biri, Dr. Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” isimli eseri diğeri de Saidi Nursi’nin “Rumuzat-ı Semaniye” kitabıdır. Atatürk’ün ailesi, annesi, babası ve özel yaşamı ile ilgili bütün çirkin iftira ve yalanlar Rıza Nur’un eserine, “deccallik”, “süfyanlık” gibi dini terminoloji ile yürütülen ağırlıklı iddia ve iftiralar da Saidi Nursi’nin bu eserine dayanmaktadır. Yani Atatürk aleyhindeki bütün yalan ve yanlış bilginin, aleyhteki bütün tezviratların kaynağını bu iki eser oluşturmaktadır.

Bunların ikisi üzerinde de Düşünce Ve Tarih Dergisi olarak iki ayrı çalışma yürüttük. Çalışmalarımız sonrasında Dr. Rıza Nur’un eserinin Fransa’da bulunan eseri üzerinde Atatürk’e yönelik saldırı içeren bölümlerin başka bir mürekkeple ve başka bir el yazısı ile sonradan ekleme olduğunu tespit ettik.

Saidi Nursi’nin “Rumuzat-ı Semaniye” (İlahi Remizler) isimli şu anda yasak olan kitabında daha büyük bir facia ile karşı karşıya kalmaktayız. Güya “ebcet hesabı” ile “Gazi Mustafa Kemal” adının sayı değerini bulup, Kur’an-ı Kerim’deki “Kevser Suresi”nin son ayetine Atatürk’ü muhatap kılmaktadır. Yani bu ayette Kur’an’ın Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’i muhatap alarak, küçük bir erkek çocuğunu kaybettiği zaman ona “onun soyu kesik, yolundan gidilmez” şeklinde tezvirat yapan müşrikler için “gerçekte soyu kesik olanlar, sana bu şekilde söyleyenlerdir, buğuz edenlerdir.” buyurulmaktadır. İşte Saidi Nursi bu kitabında, “Gazi Mustafa Kemal” kelimelerinin harflerinde tahrifat yaparak, harf ekleyip, çıkartarak, güya Atatürk’ümüzü bu ayete muhatap yapmak istemiştir. İşin acı tarafı, bir tahrifat yapılmış ve yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bu tahrifata alet edilmiştir.

Sizin bahsettiğiniz Kadir Mısıroğlu ve onun gibi bazı isimler işte bunların üzerinde yalanlarına ve yıpratma faaliyetlerine devam ettiler. Burada şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bunların arkasında maddi ve manevi olarak İngiliz emperyalizmi durmuştur ve bugün de durmaktadır.

Atatürk’e yönelik saldırıların veya toplumumuzdaki yanlış Atatürk algısının oluşmasında bir de bu kesimin tam karşısında yer alan ve yıllardır kendilerini “Atatürkçü, ulusalcı” vs. kavramlarla ifade eden kesim vardır. Ben bunlara “NATO Atatürkçüleri” diyorum. Bunlar, kendi Marksist/Sol ideolojik duruşlarına uygun bir Atatürk ürettiler. Milletin değerlerinden kopartılmış, milli iradeden kopartılmış, Türk milliyetçiliğinden uzaklaştırılmış, İslami hassasiyetlerinden soyutlanmış bir Atatürk anlatıldı yıllarca bunlar tarafından. Maalesef, eğitim sistemine de egemen olan bu kesim de büyük bir yıkım meydana getirmiştir. Çocuklarımıza “dayısının çiftliğinde karga kovalayan Atatürk”ten başka bir şey anlatılmamıştır.

Akademik hayatının hemen hemen tamamını “Atatürk’ün yaşam öyküsü” üzerindeki çalışmalara hasretmiş bir insan olarak şunu rahatlıkla belirteyim ki, tarihi kişilik olarak Türk milletin değerleriyle barışık, Allah’ın Türk milletine bahşettiği ve nadiren tarih sahnesinde gördüğümüz bir “deha” olan Gazi Mustafa kemal Atatürk vardır. Bu “doğru ve gerçek” Atatürk’ün bu millete yeniden anlatılması lazımdır. Bütün çabamız da bunun içindir.

 

- Değerli Hocam yaptığınız araştırmalar sonucu Atatürk’ün şeceresi, aile bireyleri hakkında kaleme aldığınız eserleriniz var. Atatürk’ün şeceresi ve aile bireyleri hakkında okurlarımızı bilgilendirir misiniz?

Atatürk’ümüz, hem anne hem de baba tarafından, soy ağacı belgelerle belli olan bir kişidir. Atatürk’ün soyu ve yetişmesi konusunda akademisyen olarak bizlerin bilmediğimiz bir husus yok. Üstelik yeni bulunan belgeler bizim bilgilerimizi teyit eder ve içini doldurur nitelikte belgeler oluyor. Mesela, Türk Tarih Kurumu’ndan en son bir kitap yayımlandı. Yunan bir profesörün kitabı. Yunanistan’da otuz yıla yakın devlet arşivlerinin genel müdürlüğünü yapmış bir profesör ve bu kitabında da, Yunanistan’da kalmış Osmanlı evrakı üzerinden giderek bizim yaptığımız çalışmaları teyit eden bilgiler veriyor.

Annesi…

Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım, Konya, Karaman civarından göç ettikleri için gittikleri yerde de “Konyarlar” diye anılan bir Yörük Türkmen grubun mensubudur. Bugünkü Yunanistan’ın Edessa şehri, Osmanlı devrinde Selanik’e bağlı Vodina Sancağıdır. Orada Sarıgöl bölgesinde, Sofular köyüne yerleşmişler. Zübeyde Hanım’ın babası Feyzullah Efendi’dir. Onun babası İbrahim Ağa’dır, onun babası ise Molla Hasan isminde bir kişidir. Dolayısıyla Zübeyde Hanım dahil, üç-dört göbek ötesini biliyor ve takip edebiliyoruz.

Babası…

Ali Rıza Bey’in soyu da yine Konya, Karaman bölgesinden göçürülen Kızıloğuz/Kocacık Yörüklerine dayanır. Köyleri bugünkü Makedonya’ya bağlı Debre şehrinin Kocacık nahiyesidir. Köy halen ayaktadır. Türkler yaşamaktadır. TİKA tarafından dedesinin evi yaptırıldı ve müze olarak düzenlendi. Ali Rıza Bey’in babası, Kızıl Hafız Ahmet Efendi’dir. Onun babasının adını tam olarak bilmiyorduk. Ancak işte, bu Yunan profesörün yayımladığı tapu kayıt belgelerinden adını öğrendik. Onun da adı “Mustafa” imiş. Yani Ali Rıza Bey, oğluna dedesinin adını koymuş. Babası sonrasında Selanik’e gelip yerleşiyor.

 

- Atatürk’ün akrabalarından günümüzde yaşayanlar var mıdır? Cumhurbaşkanı iken büyük amcasının çocuklarından ikisinin nikâh şahitliğini yapmış. Doğru mudur bu?

Hem anne tarafından hem de baba tarafından Atatürk’ümüzün soyu devam etmektedir. Ben Atatürk’ün Saklanan Şeceresi isimli eserimde baba tarafından 184, anne tarafından da 107 isim tespit ettim. Bunların bir kısmı halen hayattadırlar. Mesela Emine Halası, 1923’te Zübeyde Hanım’dan yaklaşık 3 ay sonra vefat etmiştir. Atatürk onunla daima görüşmüştür. Hatta maaşından her ay Emine Halasına düzenli olarak yardım yapmıştır. Özellikle Hasan Dayısı’nın oğlu Abdurrahman Aldırma’nın çocukları İskenderun, Osmaniye ve Hatay Dörtyol’da yaşamaktadırlar. Yine Dayısı Hasan Ağa’nın kızı Hatice Sümer’in çocukları Bursa’da ve İstanbul’da yaşamaktadırlar. Baba soyu Atatürk’ün büyük amcası Kızıl Hafız Mehmet Efendi’nin oğlu Salih (Erbatur) Efendi’den ve Büyük Halası Nimeti Hanım’dan devam etmektedir. Bunların çocukları ile bizlerin yaşadığı gibi akrabalık ilişkileri yaşamışlardır. Mesela Atatürk Salih Efendi’nin eşi Müberra Hanım’a “yenge” diye hitap etmiştir ve devamlı olarak görüşmüşlerdir. Bunların kızı Vüsat Erbatur’un kızını Atatürk evlendirmiştir. Yine Salih Efendi ile Müberra Hanım’ın en küçük oğulları Necati’nin nişan merasimi Dolmabahçe’de Atatürk’ün de katıldığı bir törenle gerçekleşmiştir.

Atatürk, akrabalarının devletle olan ilişkilerinde kendisine yakınlıklarını kullanarak menfaat temin etmeleri gibi bir konuda çok dikkatlidir. Bu konuda akrabaları da dikkatlidir. Atatürk’ün günümüzde yaşayan akrabaları, O’nunla akraba olmanın, aynı soydan gelmenin manevi hazzını yaşamakta ve kendi hallerinde toplumun içinde birçok alanda başarılı, saygın insanlar olarak yaşamaktadırlar. Bu akrabalık ilişkileri Devletimiz tarafından bilinmektedir. Çok fazla bu konu ile kamuoyunun gündemine gelen insanlar değillerdir.

Dediğim gibi, Atatürk, hem baba hem de anne tarafından Türk’tür. Eldeki bütün belgeler ve bilgiler bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakmayacak kadar açıktır. Hem ailesinde, hem de kendisinde derin bir Türklük bilinci vardır. Atatürk, hayatı boyunca bu bilincinin farkında olmuştur. ‘Hayatta yegâne övüncüm ve servetim Türk yaratılmamdır.’ der. Tarih boyunca bütün Türk devlet adamları içinde “Türklük” ile ilgili en güzel sözleri Atatürk söylemiştir dersek hata yapmış olmayız. Mustafa Kemal Atatürk, aynı zamanda bir Türk milliyetçisidir. Türk Milliyetçiliğine çığır açan, boyut katan hem bir icra adamı, hem de fikir adamıdır.

 

- Annesi ile babasının evlilikleri nasıl oluyor? Atatürk’ün kardeşleri hakkında neler söylersiniz?

1841’de doğan Ali Rıza Bey, 1857 doğumlu Zübeyde Hanım’la 1873’te evlendiğinde 31-32 yaşlarındaydı. Zübeyde Hanım ise 14 yaşındaydı. Bugün için değil ama o yıllar için 14-15 yaş, kızlar için evlilik çağıydı. Mustafa, bu ailenin 4. çocuğudur. Kendinden önce iki ağabeyi (Ahmet ve Ömer) ve bir ablası (Fatma İsmet), küçük yaşlarda vefat ediyor. İki de kız kardeşi oluyor fakat sadece Makbule Hanım yaşıyor. En küçük kardeşi Naciye’de Mustafa Kemal Harbiye’de son sınıf öğrencisiyken (1901) vefat ediyor. Mustafa ve Makbule’nin dışında diğer dört çocuğun ölüm nedeni o yıllarda Rumeli’yi kasıp kavuran, kaynaklarda “kuşpalazı” diye geçen bulaşıcı difteri hastalığıdır. Babasının vefatı 1886 yılındadır. Ali Rıza Bey, vefat ettiğinde 45-46 yaşlarındadır. 1881’de Babası 34-35 yaşındayken, Mustafa doğuyor. Babası vefat ettiğinde ise Mustafa Kemal 5-6 yaşındadır. Çok erken denilebilecek bir yaşta “yetim” kalmıştır.

 

- Aile bağları önemliydi değil mi?

Bir insan yetişirken, liderlik tipolojisi açısından en etkili olan kesim ailesidir. Sonra arkadaş çevresi gelir. Elbette okuduğu okullar ve bu okullardaki ders içeriği, okul arkadaşları, hocaları ve tabii okuduğu kitaplar, yazarlar… Sonrasında ise meslek hayatı içinde yaşadıkları etkileyecektir. Mustafa Kemal’in dehasının oluşmasında tabii ki kendi yetenekleri var, ama babası Ali Rıza Efendi ailede çağdaş kimliği temsil eden insandır ve özellikle, oğlunu Şemsi Efendi Okulu’na yönlendirmesi onun yetişmesinde önemli bir yol ayrımına sebep olacaktır. Çünkü gerçekten de o dönem Şemsi Efendi’nin okulu, mahalle mekteplerinden çok farklıydı. Mesela o dönem mahalle mekteplerinde teneffüse çıkma yok, sırada değil yerde oturuluyor. İşlenen dersler farklı. Oysa Şemsi Efendi, modern anlamda eğitim vermeye çalışmıştır. Çam ağacından sıralar vardır. Teneffüs vardır. Hafta sonları tarihi mekânları gezmeye götürüyor. Babanın ufku genişti ve okulun öneminin farkındaydı...

 

- Annesinin muhafazakâr bir kadındı değil mi?

Evet. Anne daha muhafazakâr birisiydi. Hatta hem Zübeyde Hanımın, hem de annesinin lakabı ‘Molla’dır. Mustafa Kemal’in mahalle mektebine gitmesini istemesi de orada yapılan ‘amin alayına’ Zübeyde Hanım’ın duyduğu sempatidir. Oğlu da orada olsun ister. Zaten Zübeyde Hanım, tipik bir Türk annesi olarak çocuklarını çok sever, korur ama aynı zamanda manevi değerleri de verir. Zübeyde Hanım, beş vakit namaz kılan, hayır ve hasenatı seven bir kadındır. Ailede bir Mevlevilik geleneği vardır. Zübeyde Hanım’ı, Ali Rıza Bey’in vefatından sonra ikinci defa evliliğe ikna eden Selanik Mevlevihanesi şeyhi Rifat Efendi’dir. Zübeyde Hanım, İstanbul yıllarında Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergâhı’na sıklıkla gidiyor. Selanik’teki evlerin satışından gelen büyük bir parayı Darüşşafaka’ya bağışlamıştır. Bağış yaparken, Darüşşafaka öğrencilerinin her ramazan ayında, Kadir gecesi hatim indirmelerini rica ediyor. Bu hatimden doğacak sevabın da Peygamber Efendimiz’den başlamak üzere sırasıyla ölmüş olan akrabalarına kadar bağışlanmasını istiyor. Böyle inançlı bir kadındı ve son nefesine dek de bu şekilde yaşamıştır. Ailenin üç erkek çocuğa verdikleri isim de dikkate şayandır. Ömer, Ahmet ve Mustafa… Kızlardan birinin adı ise Fatma’dır.

 

- Peki, Atatürk’te, ailenin bu muhafazakâr duruşunun ne kadarını görüyoruz?

Tamamını görürsünüz. Atatürk, bir Kur’an meali okunurken, oradaki yanlışlığı tespit edecek kadar Kur’an kültürüne hakimdi. Emekli Albay Cemil Said Bey, bir Kur’an Meali hazırlamıştır. Fransızca bir Kur’an’dan tercüme yapmıştır. Bir gün C. Said Bey’in Türkçe Meali huzurunda okunurken dinleyen Atatürk, “dur der. Burası yanlış” Kur’an-ı Kerim’i getirirler bakarlar gerçekten Atatürk’ün dediği gibi Türkçe Meal’de bir yanlışlık vardır. Sonradan esas hatanın Fransızcaya çevrilirken yapılan yanlıştan kaynaklandığı anlaşılır. Yani Atatürk, okunan Kur’an Mealini dinlerken yanlışı tespit edebilecek kadar Kur’an’a vakıftır. İşte o kültür aileden geliyor ve kendi ilgisinden kaynaklanıyor. Zaten Dede Ahmet Efendi ile O’nun kardeşi Mehmet Emin Efendi “Hafız”dır.

 

- Mustafa Kemal’in yetişmesinde onu etkileyen başka kimler vardı?

Elbette vardı. Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’ten, Fransız İhtilalinden, Jean Jack Rousseau’dan etkilenir… Mesela lise yıllarında, şair Mehmet Emin Yurdakul’dan çok etkilenmiştir. ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur / Sinem, özüm ateş ile doludur.’ mısraları onu çok etkilemiştir. 1931’de Dolmabahçe Sarayı’nın balkonunda bir sohbet sırasında, arkadaşlarına ‘bu sözlerde milli benliğimi buldum’ diyor. Yine Manastır Askeri İdadisi’nde tarih hocası vardı. Kolağası Mehmet Tevfik Bey. Türk tarihine ilgi duymasında, hatta milliyetçi düşüncelere sahip olmasında, hocasının payı büyüktür. Mehmet Tevfik Bilge, olarak geçer… Nitekim yıllar sonra Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Atatürk, bu hocasına bir vefa gösterecektir ve kendisini Diyarbakır milletvekili yapacaktır. Tabii o dönemin askeri okulları çok önemliydi. En iyi eğitimi onlar verirdi. Burada Sultan II. Abdülhamid’in bu hizmetini anmamak olmaz. Bu askeri okullar onun eseridir ve cumhuriyeti kuran nesli, o okullar yetiştirecektir. O okullarda mesela laboratuvarlar, kütüphaneler vardır; Batılı tarzda eğitim verilirdi. Eli kalem tutan, kitap yazan, yabancı dil bilen nitelikli hocalar vardı.

 

- Atatürk’e saldıranların en çok kullandıkları argüman Atatürk ve İslam konusu. Atatürk’ün yüce dinimiz İslam’a bakışı hakkında okurlarımızı bilgilendirir misiniz?

Bu konu elbette çok önemli. Çünkü toplumumuzda Atatürk’e yönelik saldırıların büyük çoğunluğu bu konu üzerinden, yani Atatürk’ün din ile ilişkisi üzerinden yapılmaktadır. Burada sizin de soruyu sorarken bahsettiğiniz gibi, Hafız bir Dede’nin torunu, dindar bir annenin oğlu olan Atatürk’ün yetiştiği aile ortamı tamamen muhafazakâr ve dini değerler ile yoğrulmuş bir aile ortamı. Okullarda aldığı eğitim ve kendi okumalarından biliyoruz ki Atatürk Kur’an kültürüne bugün “ben bu işi iyi biliyorum” diyen bir şahıstan daha çok vakıftır. Cemil Sait Bey’in yaptığı Kur’an Meali huzurunda okunurken çevirideki Nisa Suresi’nde yapılan hatayı tespit edebilecek kadar Kur’an’a hakim bir insan. Kur’an Meali’ni, Buhari’nin Hadis Külliyatını hazırlatıp, ücretsiz tüm Türkiye’ye dağıttıran adam Atatürk. Atatürk ve İslamiyet isimli eserimde ayrıntılı bir şekilde bunları anlattım.

Burada sadece şunu söyleyeyim ki, Atatürk dinle, İslam’la kavgalı bir insan değildir. O, dini, İslam’ı siyasi, ticari ve şahsi menfaatleri için kullanan insanlarla kavga etmiştir. Ve hayatı boyunca Müslüman Türk milletinin İslam’ı Kur’an ve Hadis gibi asli kaynaklarından doğru bir şekilde anlayabilmesi için gayret göstermiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife- İmam-ı Maturidi ekolü Atatürk’ün bu çalışmalarda takip ettiği ekoldür. Bu ekol bildiğiniz gibi “akılcı İslam” olarak ifade edilmektedir.

Konuyla ilgili son olarak şunu söyleyeyim ki; Atatürk Laikliği bugün bazı çevrelerin yanlış veya aşırı uygulamalara bakarak anlattığı gibi “dinsizlik” olarak algılamamıştır. Laikliği demokrasinin olmazsa olmaz bir şartı olarak, bir önemli, temel “özgürlük alanı” olarak görmüştür. Nitekim Laiklik ilkesi, “din ve ibadet özgürlüğü”nün garantisidir. Demokratik bir sistemin mutlaka gerçekleştirmek zorunda olduğu üç özgürlük alanından biri bilindiği gibi “din ve ibadet özgürlüğü”dür. Yani insanların bir dine inanma veya inanmama; inandığı dinin gereklerini yapma veya yapmama özgürlüğü. Bu nedenle gerçek dindarların inançlarını yaşayabilmeleri için dört elle sarılmaları gereken bu özgürlük alanının gerçekleşebilmesi için de sistemin mutlaka Laik karakterli olması lazımdır.

 

- Sayın Güler Atatürk’e saldıranların dillerine doladıkları bir başka iddia da cenaze namazının kılınmadığı iddiası. Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı?

Evet çok istismar edilen bir konu da budur. Bilindiği gibi Atatürk 10 Kasım 1938 günü saat 9.05’te vefat etmiştir. Bundan yaklaşık 38,5 saat önce, 8 Kasım 1938 günü saat 18.30’da kendisini muayene eden doktoru Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’ten tarafa, sağ yanına bakarak, birileriyle konuşur gibi “Aleykümesselam” demiş ve derin bir komaya girmiştir. Yani Atatürk’ün son sözü budur. Doktorları ve yaverleri tarafından bütün hastalık safahatının dakika dakika kayıt altına alındığı Nöbet Defterleri’nden bütün süreci takip edebiliyoruz. Kur’an-ı Kerim Nahl Suresi 32. Ayet ile Vakıa Suresi 90-91. Ayetlerde anlatılan bir Müminin, inançlı bir Müslümanın ölüm anının gerçekleştiğini görüyoruz.

Vefatından hemen sonra ilk önce, ellerinin ve yüzünün maskı alınmıştır. Daha sonra cenazesi o zaman İslam Tetkikleri Enstitüsü Müdürü olan 2. Diyanet İşleri Başkanımız Ord. Prof. Dr. Mehmet Şerafettin Yaltkaya tarafından yıkanmış ve kefenlenmiştir. Ardından Prof. Dr. Lütfü Aksu ve ekibi tarafından naşının bozulmadan bekletilebilmesi amacıyla “Tahnit” işlemi gerçekleştirilmiş ve 16 Kasım 1938 gününden itibaren Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda katafalka konularak halkın ziyaretine açılmıştır. 19 Kasım 1938 günü saat 08.30’da Ankara’ya nakil töreni yapılacaktır. Bundan hemen önce Muayede Salonu’nda hazır bulunanlar tarafından Atatürk’ün cenaze namazı kılınmıştır. Namazın imametini yine M. Şerafettin Yaltkaya Hoca yapmıştır.

 

- Atatürk’ü Atatürk yapan değerler neden ön plana çıkarılmıyor? Örneğin Atatürk ve kitap sevgisi…

Çok kitap okurdu. En çok tarihi severdi ve Türkçe ve yabancı dilde pek çok tarih kitabı okumuştu. Binlerce kitap okuduğunu biliyoruz. Üç bini Anıtkabir’de, iki bini Çankaya’da olmak üzere beş bine yakın, şahsi kitabı var. Çoğunun altını çizerek okurmuş. Cephede bile kitap okuyan bir komutan. İşte Çalıkuşu’nu okuyor. Filibeli Ahmed Hilmi’nin kitaplarını okuyor… Hatta Milli Mücadele bitince önemli bir sözü var; ‘Şimdi savaş bitti ama yeni bir savaşımız başlıyor. O da kültür ve sanat savaşımızdır ve okumakla, kitapla olur; işte şimdi cephane taşıdığımız o sandıklara kitaplarımı koy, sandıklarla taşınsın, cephanenin yerini artık kitaplar alsın’ der.

Bana göre Mustafa Kemal’i “Atatürk” yapan ondaki bu hastalık derecesindeki “okuma” sevgisidir.

 

- Atatürk kaç lisan biliyordu?

Askeri okullarda iki dil öğretilirdi. Fransızca zorunlu idi. Almanca ya da Rusça ise seçmeliydi. O, Almancayı seçmişti. Fransızcası çok iyiydi. Özel olarak çalışmış tabii. Çalışkan bir talebe zaten… Almancayı ise konuşulanları anlayacak, hatta tercüme yapacak kadar biliyor. Mektuplar yazabiliyor. Cumhurbaşkanlığı döneminde İngilizce de çalışmış. Devlet adamlarıyla bir araya geldiğinde mutlaka Türkçe konuşuyor. Ancak özel sohbetlerini zaman zaman Fransızca yapmış. Balkan Konferansında Fransızca bir söylevi vardır. Müfredatta Arapça ve Farsça da vardır ve Mustafa Kemal bu lisanlara da vakıftı. Gördüğünüz gibi askeri okulda çok sıkı bir müfredat vardı ve bu ağır eğitimden geçerseniz zaten çok donanımlı bir insan olabiliyorsunuz. Şöyle düşünün bu okullara binden fazla öğrenci gelirdi ancak kurmay sınıfında devam edenlerin sayısı kırk beş kadardı ve bunların da yalnızca “Pekiyi” derece ile bitirenleri, on üç- on beş kadarı kurmay yüzbaşı olabilirdi. Diğerleri “mümtaz subay” olarak mezun olurlardı. Sonradan bu mümtaz subaylardan ihtiyaca göre sınavla kurmay subaylığa geçirilenler olmuştur. Demem o ki, o dönemin askeri eğitimi bu dönemden bile ileriydi. Sistem her aşamada başarı ve liyakati ödüllendiriyordu.

 

- Atatürk’ün gazetecilik merakı da vardı sanki…

Basının öneminin farkındaydı. Hatta arkadaşlarıyla beraber bir gazete çıkarmışlardı. Gazetenin adı da ilginçtir; “Minber”. Yani, camideki Cuma hutbesinin okunduğu kürsü. Kendisi de orada ‘Hatip’, mahlasıyla yazılar yazmıştır. Hatta Trablusgarb’a gönüllü giderken, sahte bir kimlik kullanmaları gerekmişti ve orada adını ve mesleğini “Gazeteci Mustafa Şerif” olarak yazdırmıştı. Zaten Milli Mücadele döneminde (Sivas’ta) “İradeyi Milliye” diye bir gazete yayımlatmış, bu gazete Ankara’ya geldiklerinde “Hakimiyet-i Milliye” adını almış, yine Ankara’da Anadolu Ajansı’nı kurdurmuştur.

 

- Sayın Güler gerçekleştirmiş olduğumuz söyleşi ve yaptığınız açıklamalar için teşekkür ederiz. Son olarak Kutlu Sesleniş okurlarına bir mesajınız var mı?

Atatürk bir inanç adamı, bir ülkü adamıydı. Hastalandığında ona ‘Paşam, kendinize dikkat edin. İyi bakın’ diyorlar. ‘Neden?’ diyor. ‘Siz ölürseniz cumhuriyet yıkılabilir’ diyorlar. O zaman diyor ki, ‘Unutmayın ki, Mustafa Kemaller 20 yaşındadır.’ O, gençlere inanıyor ve güveniyordu. Biz de gençlerimize güveniyoruz. Atatürk, düşünceleri ve yaptıklarıyla Türk milletinin “ortak paydası”dır, “ortak değeri”dir, birlik ve bütünlüğümüzün sembolüdür. Onun için Atatürk’ü ve Cumhuriyetin temel esaslarını her türlü tartışmanın dışında tutmamız lazımdır.

Özellikle Ülkücü, Türk milliyetçisi gençlerimize bu konuda çok büyük bir sorumluluk düşmektedir. Çünkü, Milliyetçi Hareket Partisi’nin fikri misyonu açısından baktığımız zaman, Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Atatürk, Hüseyin Nihal Atsız, Başbuğ Alparslan Türkeş ve Lider Devlet Bahçeli çizgisini görürüz. Adı “Türk” olan ve Türk milliyetçiliği fikriyatı üzerinde yapılanıp, yükselen bir devlet kuran kahraman olarak Atatürk’e en çok Ülkücü gençlerin sahip çıkması lazımdır. Bu bilincin hareketimizin gençlerinde fazlasıyla var olduğunu görmekle de gurur duyduğumuzu belirtmek isterim.

(Not: Bu söyleşi Kutlu Sesleniş Dergisinin 133. sayısında yayımlanmıştır.)



YAZDIR